Sayfalar

Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı'nın Kapatılmasına Karşıyız

Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı'nın Kapatılmasına Karşıyız

Kadının ismi de cismi de rahatsız ediyor!

Kadın örgütleri olarak, defalarca ilettiğimiz randevu taleplerine yanıt bile verilmeyince, bir hafta içinde topladığımız ve 6 Haziran'da Başbakanlığa ilettiğimiz 3.000'i aşkın imzaya rağmen; 8 Haziran günü Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı'nın yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulduğu ilan edildi. Böylece;

- Kadın Bakanlığı tarihe karışmış oldu.
- Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) ile aile, çocuk, özürlü ve yaşlı hizmetleri ve sosyal yardımlar genel müdürlükleri ile şehit yakınları ve gaziler dairesi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı altında toplandı. Kadın erkek eşitliğini güçlendirmek konusunda politikalar üretmekle görevli tek resmi mekanizma olan KSGM de bakanlık altında etkisiz ve yetkisiz bir birim haline getirildi.
- "Kadının Statüsu Uzmanlığı" kalkarak KSGM de görev yapacak uzmanların adı Aile ve Sosyal Politikalar uzmanı oldu. Böylece üniversitelerde açılmış ve kadın politikaları konusunda uzman yetiştiren Kadın Çalışmaları Bölümleri ve Merkezleri de yok sayılmış oldu.
- Valilikler bünyesindeki kadın çalışmalarını organize eden Kadının Statüsü Birimleri, İl Özel İdarelerine bağlandı.
- Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) kapatıldı, merkez teşkilatı tasfiye edildi, taşra teşkilatı İl Özel İdarelerine bağlandı.
- Kadınların bir cins olarak yaşadıkları özgül sorunların yanı sıra, nüfus olarak da yarısını oluşturduğu yaşlılar, engelliler, çocuklar gibi kesimlerin, parasız, nitelikli, erişilebilir, kamusal hizmetlere ulaşım hakkı biraz daha budandı. Sosyal hizmetlerde özelleştirmenin önü daha da açıldı; "sosyal hizmet"in, "sosyal sadaka"ya dönüşüm sürecine yeni bir ivme kazandırıldı.

Bu durum, devletin kadınların en temel insan hakkı olan yaşam hakkını bile koru(ya)madığı, kadınların ve kız çocuklarının yüzde 42'sinin sistematik şiddete maruz bırakıldığı Türkiye'de, zaten ağır aksak işleyen mevcut eşitlik ve sosyal destek mekanizmalarını etkisiz ve sonuç olarak işlemez hale getirecektir.

İktidarı süresince kadınlara karşı şiddetin yüzde 1400 arttığı, gerekli önlemler alınmadığı için erkekler tarafından katledilen yüzlerce kadının vebalini taşıyan AKP hükümeti, bu düzenlemelerle mevcut mekanizmayı kangren ederek erkek şiddetinin daha da artacağı bir toplum, yani saatli bir bomba yarattığının farkında değil mi?

Hükümetin, "ilk imzacı" olmakla övündüğü, henüz 11 Mayıs'ta imzalanan Avrupa Konseyi Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Sözleşmesi açıkça diyor ki "Bir ülkede şiddet varsa bu durum, ülkedeki kadın erkek eşitsizliğinin sonucudur ve devlet bu şiddeti önlemekle yükümlüdür". Devletin bu konudaki yükümlülüğüyle bağdaşmayan bu yeni bakanlık düzenlemesi, Türkiye'nin imzaladığı bütün uluslar arası sözleşmelere de açıkça aykırıdır.

"Kadın yok, aile var" yaklaşımını reddediyoruz!

Başbakan Erdoğan, yeni bakanlığı "Biz muhafazakâr demokrat bir partiyiz. Bizim için aile önemli" sözleriyle açıkladı. Biz kadınlar yasalarda, Anayasa'da ve uluslararası sözleşmelerde "yurttaş"lar olarak tanımlanıyoruz ve haklarımız var. Bizler bir ailenin üyesi olsak da, olmasak da, öncelikle birer bireyiz. Eşit siyasal temsil ve katılımdan istihdama dek toplumsal yaşamın her alanında eşitsizlik, ayrımcılık ve şiddete maruz bırakıldığımız gibi, içine hapsedilmek istendiğimiz ailede de aynı eşitsizlik ve şiddetle yapayalnız bırakılmak isteniyoruz. Kadını aile dışında yok sayan; kadını ve kadının insan haklarını ailenin bekasına kurban eden bu yaklaşımı reddediyoruz!

Teferruat değil, toplumun yarısıyız.

Kadın Bakanlığı'nın kapatılması üzerine KSGM'nin geleceğini soranlara Başbakan'ın yanıtı "Teferruat" oldu. Bizler teferruat değil, toplumun yarısıyız. Seçimlere dört gün kala kadınları yok sayan politikaların mimarlarına, birey olarak görmeyi reddettikleri kadınların da, sadece bu seçimlerde değil tüm seçimlerde birer oyu olduğunu bir kez daha hatırlatıyor ve yeni meclisin kadın politikalarında gerçekleşen karşı-reformları ortadan kaldıracak adımları atması için mücadele edeceğimizi ilan ediyoruz.

"Kadın Erkek Eşitliği" bir devlet politikası olarak kabul edilinceye dek mücadelemizi sürdüreceğiz.

EŞİTLİK MEKANİZMALARI PLATFORMU
Anayasa Kadın Platformu, Avrupa Kadın Lobisi Türkiye Koordinasyonu, Adana Kadın Danışma Merkezi (AKDAM), Adana Kadın Kuruluşları Birliği , Adıyaman Kahta Kadın Derneği, Akdeniz Kadın Kültür İşletme Kooperatifleri Birliği, AMARGİ, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Merkezi, Ayvalık Bağımsız Kadın İnisiyatifi, CEDAW Türkiye Sekreteryası, Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu, Çanakkale ELDER-Kadın Danışma Merkezi, ÇEKEV İzmir Çiğli Evka 2 Kadın Kültür Derneği, Çukurova Kadın Platformu – Adana, EŞİTİZ Grubu, Eveksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu, Evkad – Adana, Femin & Art, Filmmor Kadın Kooperatifi, Haklı Kadın Platformu, İris Eşitlik Gözlem Grubu, İŞTAR, İzmir Kadın Dayanışma Derneği, Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV), KA.DER Genel Merkez, KA.DER Adana Şubesi, KA.DER Ankara Şubesi, KA.DER Bursa Şubesi, KA.DER Eskişehir Şubesi, KA.DER Kadıköy Şubesi, KA.DER Samsun Şubesi, KA.DER Mersin Temsilciliği, Kadıköy Kent Konseyi Kadın Meclisi, Kadın Dayanışma Vakfı, Kadın Kültür ve İletişim Vakfı, Kadın Partisi Girişimi, Kadının İnsan Hakları -Yeni Çözümler Derneği, Kadın Yazarlar Derneği, KAMER Vakfı, Kadın Girişimcileri Destekleme Derneği, KAOS GL, Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği, Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği, Karataş Kadın Derneği – Adana, KAZETE Bağımsız Kadın Gazetesi, Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi Platformu, Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar, Konak Kent Konseyi Kadın Meclisi, Kozadan İpeğe Ev Eksenli Çalışan Kadınlar Kooperatifi, Marmara Grubu Vakfı, Mersin Bağımsız Kadın Derneği, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Muğla Kadın Dayanışma Grubu, Muş Kadın Derneği – MUKADDER, Selis Kadın Dayanışma Merkezi- Diyarbakır, Selis Kadın Dayanışma Merkezi – Ergani, Silvan Belediyesi Maya Kadın Merkezi, Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV), Söke Kadın Sığınmaevi Derneği, Şahmaran Kadın Dayanışma ve Araştırma Merkezi Derneği, TCK Kadın Platformu, Türkiye Homenet Çözüm Ortakları, Türk Kadınlar Birliği, Türk Kadınlar Birliği Adana Şubesi, Van Kadın Derneği (VAKAD), Van Saray Kadın Derneği, Van Yaka Kooperatifi, Yaşamevi Kadın Derneği-Urfa, Yaşlılarla Dayanışma Derneği, Yeditepe Kadın Dayanışma Derneği

Kadına Yönelik Şiddete ilişkin Kamu Kurumlarına Yapılan Bilgi Edinme Başvurularına İlişkin Özet Rapor




KAMU KURUMLARINA YAPILAN BILGI EDINME BASVURULARINA ILISKIN RAPOR


Raporun tam metnine PDF formatında ulaşabilmek için bağlantıya tıklayınız:


Kadına yönelik şiddetin her geçen gün arttığı ülkemizde, kamu kurumlarının üzerlerine düşen görevleri yerine getirmemeleri, mevcut ataerkil zihniyetin güçlenmesine sebep olmaktadır. Kadınlar, şiddetin en görünür hali olan cinayetlerden; en görünmez hali olan emek sömürüsüne, sözel/psikolojik baskıya varıncaya kadar şiddetin her türlüsüne alışmaya ve katlanmaya zorlanmaktadır. Geleneksel kalıpların her gün biraz daha pekiştirilmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin körüklenmesi, kadınların yalnızca annelik ve aile bağları veya bedenleri ile anılması yoluyla katmerleştirilen ataerkil sistem, tüm topluma zarar vermektedir. Çünkü şiddet, yalnızca kendi mağdurunu yaratmakla kalmamakta uygulayanını da kirletmekte ve tüm insani değerlerini yok etmektedir.
Yasa, yönetmelik ve genelge çıkarılması, kadına yönelik şiddeti durdurmak ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için yeterli değildir. Yasaların  uygulanarak hedeflere ulaşabilmesi için siyasi iradenin çok güçlü denetim, uygulama ve kontrol mekanizmaları kurması gerekmektedir. Öncelikle başbakan başta olmak üzere tüm siyasi ve mülki erkân “toplumsal cinsiyet eşitliğine” inandıklarını ve savunduklarını ifade etmelidirler. Bu siyasi sorumluluk yerine getirilmediği sürece toplumda zihniyet değişimi olmayacak; aksine olumsuz dönüşüm devam edecektir. Bu ortamda  şiddetle ve toplusal cinsiyet eşitsizliği ile mücadelede başarı sağlanması mümkün olmayacaktır.
Şiddete Karşı İzmir Kadın Koordinasyonu olarak bizler, kurulduğumuz günden bu yana kamu kurumlarının, konuya ilişkin mevzuat ve uygulamaların, medyanın takipçisi olmaya devam ediyoruz. Amacımız toplumun tüm kesimlerinde köklü bir zihniyet değişikliğinin sağlanması, şiddete maruz kalan kadınların şiddeti reddedebilme gücüne ulaşmalarını olanaklı kılacak araçlara kolaylıkla erişebilmeleri için gerekli düzenlemelerin yapılmasının sağlanması ve mevcut araçların güçlendirilmesi için kamuoyu ilgisi ve baskısının yaratılmasıdır.
Bu bağlamda kurum ve kuruluşlarının kadına yönelik şiddet konusunda yapmakta olduğu çalışmalar ve çalışmaları sonucunda edindiği istatistikî verilerin öğrenilmesi gerekli görülmüştür. Sizlere sunmakta olduğumuz bu çalışma; koordinasyon katılımcısı kurum ve kişilerin üzerinde anlaştığı soruların kamu kurumlarına yöneltilmesi ve gelen cevapların değerlendirilmesi yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Yapılan başvurular sonucunda cevapların yeterliliğine, kurumların çalışmalarına ilişkin değerlendirmeler yapılmış ve ardından belirlenen sorun alanlarına ilişkin çözüm önerileri sıralanmıştır.
Bilgi edinme başvuru yapılan kamu kurumları şunlardır:
 Mülki İdare (İzmir Valiliği, İzmir İl Emniyet Müdürlüğü, İzmir Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü)
 Yerel Yönetimler (İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı, İlçe Belediye Başkanlıkları)
 Yargı Mekanizmaları (İzmir Barosu, Cumhuriyet Başsavcılıkları, Aile Mahkemeleri)
Kamu kurumlarından alınan cevaplar ışığında; İzmir’de mevcut kamu kurumlarının kadına yönelik şiddet konusundaki yaklaşım ve çalışmaları, koordinasyonumuz tarafından değerlendirilmiştir.
Kurumlar itibariyle yapmış olduğumuz değerlendirmeler şu şekildedir;
Mülki idare;
İzmir Valiliği İl İnsan Hakları Kurulu’ndan alınan cevapta, genelevde çalışan kadınlarla ilgili olarak kurulun hiçbir çalışma yapmadığı belirtilmiştir. Seks işçilerinin (kadın, travesti, transseksüel) yaşam ve çalışma koşulları hakkında Valilik İl İnsan Hakları Kurulu’nun herhangi bir çalışmasının bulunmaması tarafımızca anlaşılamamıştır.
Zira bu kurullar; İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmeliğin 9 ve12. maddelerinde bahsi geçen görevleri yerine getirmekle yükümlüdür. Bu düzenlemeler; insan hakları ihlallerinin araştırılarak önlenmesi konusunda insan hakları il kurullarına önemli sorumluluklar yüklemektedir.
2007 yılı itibariyle ülke genelinde toplam 56 genelevde 3.000 kadının vesikalı çalıştığı, 40.000 kadının vesika almak için sıra beklediği ve kayıt dışı çalışanlarla birlikte seks işçilerinin sayısının 100.000’i bulduğu, keza bahsi geçen sektörün son derece ağır çalışma koşulları, yoğun şiddet ve angarya içerdiği tüm kamuoyunun malumudur. Böylesi bir durumda İnsan Hakları İl Kurulu’nun bu konuyla ilgili hiçbir çalışmasının bulunmaması endişe vericidir.
İzmir Genelevi’nde çalışan kadınlar ile ilgili olarak Konak İlçe Emniyet Müdürlüğü tarafından verilen yanıt da bizleri aynı derecede endişelendirmiştir. Zira genelevde çalışma saatlerinin 11.00 – 23.00 arası olduğu ve çalışan kadınlara zührevi hastalıklarla mücadele dışında herhangi bir bilgilendirme çalışması yapılmadığı bildirilmiştir.
Öncelikle çalışma saatleri (günde 11 saat) oldukça uzundur ve ulusal ve uluslar arası çalışma mevzuatına aykırıdır. Nitekim 4857 Sayılı İş Kanununu md. 63’e göre haftalık çalışma süresi 45 saati aşamaz. Denkleştirme esasına tabi işyerlerinde haftalık 45 saatin üzerinde çalışılabilmekte ise de bu süreninin iki aylık ortalamasının her halükarda 45 saati aşmaması gerekmektedir.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından seks işçilerinin çalışma koşullarını ve sürelerini düzenleyen özel bir yönetmelik çıkarılmamıştır. Sağlık Kuralları Bakımından Günde Ancak Yedi buçuk Saat veya Daha Az Çalışılması Gereken İşler Hakkında Yönetmelikte saat sınırlaması getirilen işler arasında ve Ağır ve Tehlikeli İşler Yönetmeliği’nin ekinde sıralanan ağır ve tehlikeli işler arasında seks işçiliği sayılmamıştır. Kadın İşçilerin Gece Postalarında Çalıştırılma Koşulları Hakkında Yönetmelikte konuya ilişkin bir düzenleme yapılmamıştır. Oysa genel iş hukuku prensipleri ve temel insan hakları metinleri ile verilen güvencelerin; yaş, meslek, cinsiyet farkı gözetilmeksizin tüm bireyler için geçerli olması gerekmektedir.
Konak İlçe Emniyet Müdürlüğü tarafından verilen yanıtta seks işçilerinin şiddete maruz kaldıkları gerekçesi ile başvuruda bulunmaları halinde, diğer başvuruculara uygulanan prosedürün uygulandığı bildirilmiştir. Fakat tarafımızca bu beyan inandırıcı bulunmamıştır. Zira diğer başvurucuların ihtiyaç duymaları halinde SHÇEK veya belediyelere ait sığınma evlerine yönlendirildikleri bahsedilmiştir. Oysa Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna Bağlı Kadın Konukevleri Yönetmeliği md. 9/b uyarınca “fuhuşu meslek edinmiş kadınların” sığınma evlerine kabul edilmesi mümkün değildir. Verilen yanıttan anlaşıldığı kadarıyla seks işçilerinin şiddete maruz kaldıklarında veya genelevde çalışmak istemediklerini beyan etmeleri durumunda barınma ve istihdam sorunlarını çözebilecek herhangi bir mekanizma bulunmamaktadır.
İzmir İl Emniyet Müdürlüğü tarafından verilen yanıtta; kadınların aile içi şiddete maruz kalmaları sebebiyle emniyet birimlerine başvuruda bulunmaları halinde kadın polisler tarafından mağdur kadının (başvurucuların) ne hissettiği anlaşılmaya çalışılıp psikolojik destek verildiği, 2009 Kasım – 2010 Kasım arasında emniyet birimlerine aile içi şiddet nedeniyle başvuran 4640 kadından 614’ünün yüksek risk grubunda olduğunun tespit edildiği bildirilmiştir. Fakat aynı tarihler arasında 202 kadının sığınma evlerine yerleştirildiği belirtilmiştir.
Ayrıca ilk adım polis merkezlerinde 88 kadın polis memurunun çalıştığı, polis merkezlerinde 24 saat kadın polis memuru bulundurulduğu bildirilmiştir. İzmir Merkez ilçelerinde toplam 48 polis merkezi bulunmaktadır. Her polis merkezine 2 kadın polis memuru dahi düşmemektedir. Bu denli az sayıda kadın memurun 24 saat polis merkezlerinde bulunması mümkün değildir.
Öte yandan emniyet birimlerinde sosyal çalışmacı, sosyal hizmet uzmanı, pedagog veya psikolog bulunmadığı belirtilmiştir. Bir yılda 4640 kadının şiddete maruz kaldığı gerekçesiyle başvuruda bulunduğu bir kamu kurumunda sosyal çalışmacı, sosyal hizmet uzmanı, pedagog veya psikolog bulunmaması anlaşılır değildir.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan (SHÇEK) verilen yanıtta; İzmir SHÇEK’e bağlı olarak çalışan 1 adet kadın konukevi/sığınma evi ve kadına yönelik olarak faaliyet sürdüren 7 adet kuruluş bulunduğu, kadın konukevi/sığınma evinin, 1990 yılından bu yana, 24 kapasite ile hizmet vermekte iken; 21.11.2009 tarihinden itibaren, yapılan yer değişikliği sayesinde, kapasitesinin 40′a yükseltildiği, 2007 yılında 151 kadın – 100 çocuk; 2008 yılında 126 kadın – 67 çocuk; 2009 yılında 128 kadın – 59 çocuğa, kadın konukevi/sığınma evi hizmetleri sunulduğu, kadınların sığınakta 3 ay süreyle kalabildikleri, kadın konukevinde/sığınma evinde, 17 personel çalışmakta olduğu, kuruma başvuruda bulunan kadınlara, kesintisiz olarak hukuki ve psikolojik danışmanlık hizmetinin “Alo 183″ hattı tarafından verildiği, kadın konukevinde/sığınma evinde kalan kadınların, iş hayatına yönelik olarak, psiko­-sosyal açıdan güçlendirildiği belirtilmiştir.
SHÇEK’ten alınan yanıtlarla ilgili olarak genel bir değerlendirme yapabilmek için 2008 yılı bütçe kanunu tarafımızca incelenmiş ve 2009 yılı için Diyanet İşleri Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı’na ayrılan bütçe ile SHÇEK’e ayrılan bütçe karşılaştırılmıştır. Sonuçlar şu şekildedir:
Diyanet İşleri Başkanlığı
2.137.923.057 TL
Milli Savunma Bakanlığı
13.995.902.000 TL
Jandarma Genel Komutanlığı
3.318.117.000 TL
SHÇEK
897.675.000 TL
Silahlanmaya ve din işlerine, sosyal hizmetlerden çok daha fazla bütçe ayrılması, devletin vatandaşlarına bakış açısını da açıkça ortaya koymaktadır. Her gün üç kadının öldürüldüğü ülkemizde devlet, kadınları şiddetten korumak için bütçe ayırmamakta ve koruma mekanizmaları oluşturmamaktadır.
Nitekim SHÇEK’in 2009 yılı raporu incelendiğinde 2009 yılı itibariyle ülke genelinde SHÇEK’e bağlı 46 Aile Danışma Merkezi ve 19 Kadın Konuk Evi bulunduğu, kuruma ayrılan bütçenin yalnızca %2’sinin «Aile, Kadın, Toplum Hizmetleri» kalemine harcandığı görülmektedir.
Bir diğer çarpıcı nokta da SHÇEK’te çalışanların %62’sinin erkek, %38’inin kadın olmasıdır.
Mevcut bütçeleme anlayışı ile kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Zira yeterli sığınak açılması, sığınaklarda yeterli ve donanımlı personel istihdam edilmesi, sığınakta kalan kadınlara istihdam ve eğitim olanaklarının sağlanabilmesi için daha çok ödeneğe ihtiyaç vardır.
Ayrıca kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve kadının güçlendirilmesi çalışmalarının “aile, kadın, toplum hizmetleri” ana başlığı altında sürdürülmesi kadına atfedilen geleneksel kodların pekiştirilmesine sebep olmaktadır. Kadının, aile kavramı dışında var olabileceği düşüncesi, kamu kurumları tarafından reddedilmektedir.
Oysa gerek CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi) gerekse Başbakanlığın 2006/17 sayılı genelgesi ile başta SHÇEK gibi “sosyal hizmet” üreten birimler olmak üzere tüm kamu kurumlarına; cinslerden birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı ön yargıların, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek sorumluluğu yüklenmiştir. Kadının, ailenin ayrılmaz parçası olarak tanımlanması, kadını bağımsız bir varlık olarak görmeyi yasaklayan geleneksel kalıpların güçlenmesini sağlamaktadır.
İl Sağlık Müdürlüğü tarafından verilen cevapta; tarafımızca sorulan sorular, kişisel bilgilerin açıklanmasına ilişkin bir talep olarak değerlendirilmiştir. Oysa sorulan sorular tamamen istatistikî bilgi edinmeye ve müdürlüğün konuya ilişkin oluşturduğu mekanizmanın öğrenilmesine yöneliktir. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu md. 9 uyarınca kişisel bilgiler açıklanmadan, yalnızca istatistikî bilgilere ve mekanizmanın işleyişine ilişkin bilgilerin tarafımıza verilmesi ilgili kurum açısından yasal bir zorunluluk olmasına rağmen bu yükümlülük yerine getirilmemiştir.
Eğitim çalışmalarına ilişkin olarak bir bilgi notu cevaba eklenmiştir. Bu bilgi notuna göre; İzmir İli’nde görevli 14.590 görevliye bir tam günlük eğitim verileceği, 2009 yılında üçü eğitici eğitimi olmak üzere 186 eğitim çalışmasının raporlandığı, 7.500 personele bu eğitimin verildiği belirtilmiştir.
2006/17 sayılı Başbakanlık genelgesinin “Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Konusundaki Çözüm Önerilerinin Yaşama Geçirilmesinde Koordineli Çalışılması Gerekli Kurumlar” bölümü altında ve “Eğitim- m.6”; “Koruyucu ve Önleyici Tedbirler- m.11” ve “Hizmet Kurumları- m.13-15, m.18” başlıkları altında Sağlık Bakanlığı için çeşitli görevler öngörülmektedir. Buna göre; sağlık hizmeti sunan kurumlarda çalışan sağlık personelinin kadına yönelik aile içi şiddeti tanıması, tespit etmesi, gerekli müdahaleleri yapabilmesi ve şiddete maruz kalan kadınları uygun kuruluşlara yönlendirmeleri için gerekli alt yapının oluşturulması ile eğitim çalışmaları yapılması;
Tüm sağlık kuruluşlarında aile içi şiddet mağduru kadınlara yönelik özel birimlerin oluşturulmasının zorunluluk haline getirilmesi; bu birimlerde, sağlık çalışanlarının yanı sıra konuya duyarlı sosyal hizmet uzmanı ve psikologların çalışmalarının sağlanması; bu birimde çalışanların, şiddet görmüş kadına yönelik hizmet veren mekanizmaları harekete geçirebilmek için gerekli bildirimleri yapmalarının sağlanması; üreme sağlığı ile ilgili ücretsiz, ulaşılabilir ve kaliteli bir hizmet sunulması gerekmektedir.
Başbakanlık genelgesinin yanı sıra Sağlık Bakanlığı da bir “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Programı” başlatmıştır. Şiddetin bir halk sağlığı sorunu olduğu bakış açısından yola çıkarak hazırlanan bu program, kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda; Sağlık kurumlarına başvuran 15 yaş ve üstü tüm kadınların aile içi şiddetle karşılaşma durumlarının sorgulanması yoluyla aile içi şiddet olgularına erken tanı koymak, tespit edilen olgulara tıbbi tanı ve tedavi, bilgilendirme ve yönlendirme hizmeti sunmak, tespit edilen olguların kaydını ve bildirimini tam ve zamanında yapmak, tespit edilen bulguları izlemek ve halk eğitim çalışmaları yapmak yükümlülüğünü düzenlemiştir.
Fakat İl Sağlık Müdürlüğü’nden aldığımız yanıttan anlaşıldığı üzere ilimizdeki sağlık kuruluşlarında böylesi bir çalışma yapılmamaktadır.
Yerel yönetimler;
İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı (Büyükşehir Belediyesi dâhil) toplam 31 belediye bulunmaktadır. Bunlardan 1’i büyükşehir, 11’i merkez, 19’u çevre ilçedir.
Tarafımızca tüm belediyelere bilgi edinme başvuru yapılmış olmasına karşın yalnızca İzmir Büyükşehir Belediyesi ile 20 ilçe belediyesinden cevap alınabilmiştir. Balçova Belediyesi, Bergama Belediyesi, Beydağ Belediyesi, Dikili Belediyesi, Güzelbahçe Belediyesi, Karşıyaka Belediyesi, Kınık Belediyesi, Konak Belediyesi, Selçuk Belediyesi ve Torbalı Belediyesi’nden herhangi bir yanıt alınamamıştır. Yanıt vermeyen belediyelerden daha sonra faks, e-posta ve telefon yoluyla başvurularımız cevaplandırılması talep edilmişse de sonuç alınamamıştır.
Oysa Bilgi Edinme Hakkı Kanunu md. 5 ve md. 11 uyarınca başvurumuzun yapıldığı günden itibaren 15 gün içinde tarafımıza bilgi verilmesi gerekmektedir. Yukarıda isimleri sayılan 10 ilçe belediyesi, yasaya aykırı olarak tarafımıza bilgi vermekten kaçınmışlardır.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ile yanıt gelen 20 ilçe belediyesine ilişkin verilerin değerlendirilebilmesi için öncelikle İzmir’in demografik durumu incelenmiştir.
2000 yılı Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına İzmir’de yaşayan kadınların yalnızca %24,3’ü ücretli bir işte çalışmakta, çalışan toplam nüfusun %31’ini kadınlar oluşturmaktadır. Dolayısıyla İzmirli kadınların büyük bir bölümü işsiz ve yoksuldur. Ücretli çalışan kadınların da yaklaşık yarısı tarım sektöründe çalıştığı için geliri oldukça düşüktür.
Bu durumda kadınların şiddete maruz kaldıklarında, şiddet ortamından uzaklaşabilmeleri için barınma ve iş bulma kaygılarının kamu kurumlarınca ortadan kaldırılması elzemdir.
İzmir’e bağlı büyükşehir, merkez ve ilçe belediyelerinden gelen yanıtlara göre; İzmir’de mevcut belediyelere bağlı toplam 146 kişi kapasiteli 3 sığınma evi, 72 kişi kapasiteli 1 geçici barınma merkezi, 11 kadın danışma merkezi bulunmaktadır. Ayrıca ilçe belediyelerinden 4’ünde kadın – erkek fırsat eşitliği komisyonu kurulmamış, 6’sında ise yazımızın gittiği günün hemen ertesinde kurulmuştur.
Nüfus verileri değerlendirildiğinde; İzmir’de 418.000 kadına bir sığınma evi veya geçici barınma merkezi; 152.000 kadına bir danışma merkezi düşmektedir. İzmir’de belediyelere ait sığınma evleri, İzmir’de yaşayan kadın nüfusunun %0,01’ine hizmet verebilecek kapasitededir. Kadın danışma merkezlerinde toplam çalışan sayısı ise 33’tür.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2009 yılı raporuna göre Belediyenin genel bütçesinden fakir ve muhtaçlara yardım için % 0,81, sosyal ve dış ilişkiler için % 1,17 pay ayrılmıştır. Bu bütçe oldukça yetersizdir.
Yargı Kurumları;
İzmir Barosu’ndan 21 Ocak 2010 tarihinde alınan yanıtta; aile içi şiddet başvuruları için tahsis edilmiş telefonla ilgili olarak 2009 yılında alınan başvuru sayısının 36, adli yardımdan görevlendirilen avukat sayısının ise 18 olduğu belirtilmiştir. Başvuruların bu kadar az olmasında; Adli Yardım Yönergesi’nin görevlendirmeye ilişkin 9 vd. maddelerinde, başvuruculardan istenen belgelerin, hak arama yolunu engellemeye neden olacak şekilde belirlenmiş olmasının etkili olduğu tespit edilmiştir. Baronun adli yardım hizmetini kamuoyuna yeterince duyurmamış olması da etkenlerden birisidir.
İzmir Barosu Adli Yardım Yönergesi’nde değişiklik yapılması, başvuruların TC Kimlik numaraları ile ekonomik koşullarının tespit edilebileceği bir sistem oluşturulması, kadına yönelik şiddetle ilgili başvurucu kadınların sadece 4320 sayılı yasa çerçevesinde talepleri olmadığı göz önüne alınarak yapılacak tüm görevlendirmelerin tek bir avukatta toplanması yönünde değişiklik yapılması gerekmektedir. Ayrıca adli yardım mekanizmasının yaygın tanıtımı sağlanmalıdır. Kadın hakları Araştırma ve Uygulama Merkezinin acilen açılması, merkeze uzak ilçelerde özellikle köylerde yaşayan çok sayıda kadının haklarına ulaşması noktasında başvurabileceği adli yardım ön büroları oluşturulmalıdır.
Bilgi edinme başvurusunun 2010 yılı başında yapıldığı gözetilerek 2011 yılı Şubat Ayı itibariyle İzmir Barosu Kadın Hakları Komisyonu ile görüşme yapılarak konuya ilişkin yeni faaliyetleri olup olmadığı sorulmuştur. Alınan yanıtlar şu şekildedir;
-  Adli Yardım sisteminde kayıtlı 100 avukata yönelik olarak; kadına yönelik şiddet, 4320 sayılı yasa kapsamında alınacak başvuruların takibi ve görüşme teknikleri konularında sertifikalı eğitim verilmiştir.
-  Adli Yardım ön bürosuna şiddete uğradığı gerekçesiyle başvuruda bulunan kadınlardan artık daha az belge istenmekte ve bu tür durumlarda derhal sertifika almış avukatlardan biri görevlendirilmektedir.
-  İzmir Barosu, Şiddete Karşı İzmir Kadın Koordinasyonu’na, İzmir Valiliği Kadın Hakları Koordinasyon Kurulu’na ve Aile İçi Şiddet Mağdurlarına ve Mağdur Çocuklara Yönelik Verilen Hizmetlerin Kurumsal Kapasitesinin Arttırılması, Koordine Edilmesi, Yürütülmesi ve Değerlendirilmesi Komitesi’ne katılım göstermeye ve buralarda aktif çalışmaya başlamıştır.
-  4320 Sayılı Yasa’da yapılması gereken değişiklikler konusunda bir çalışma yürütülmüş ve çalışma sonuçları ile değişiklik önerileri TÜBAKKOM’a ve ilgili kuruluşlara sunulmuştur.
Koordinasyonumuz bu çalışmaların olumlu gelişmeler olduğu fakat geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi gerektiği yönünde görüş birliğine ulaşmıştır. 
Cumhuriyet Başsavcılıkları, yalnızca 4320 Sayılı Yasa’yı ihlal nedeni ile önlerine gelen dosyalara ilişkin bilgi vermişlerdir. Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen suçlar ile ilgili sorduğumuz soruya yanıt alınamamıştır. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığından verilen yanıtta; 01.07.2009 – 30.06.2010 tarihleri arasında 4320 Sayılı Yasaya aykırılık kapsamında toplam 45 şikâyet geldiği, bunlardan 25’inde tedbir talepli olarak dava açıldığı bildirilmiştir. Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan gelen yanıtta; 01.07.2009 – 30.06.2010 tarihleri arasında 4320 Sayılı Yasaya aykırılık kapsamında toplam 31 şikâyet geldiği, bunlardan 25’inde dava açıldığı belirtilmiştir.
Aile Mahkemelerinin 4320 Sayılı Yasa uyarınca iletilen taleplerin kaydedildiği “Değişik İş” defterleri incelenmiştir. Değişik iş defterlerinde inceleme yapabildiğimiz toplam 10 adet Aile Mahkemesi’nde 4320 Sayılı Yasa uyarınca tedbir talepli olarak açılan dava sayısı 1.178’dir. Bu davalardan; 556’sı şahsi başvuru olarak, 622’si savcılık kanalıyla yapılmıştır.
İl Emniyet Müdürlüğü’nden alınan yanıtlarda; Aynı döneme ilişkin aile içi şiddet nedeniyle 4640 kadının başvuruda bulunduğu, bunlardan 614’ünün yüksek risk grubunda olduğunun değerlendirildiği bildirilmiştir.
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 4640 kadından yalnızca 622’si için (%13) 4320 Sayılı Yasa kapsamında Aile Mahkemesi’nden tedbir kararı istenmesi, bu kanunun yetkili makamlarca yeterli etkinlikte kullanılmadığını göstermektedir. 4320 Sayılı Yasanın kapsamı yalnızca yüksek risk grubunda olan kişileri içermemektedir. Aile içinde yaşanan her türlü şiddetin (fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik) önlenmesi için bu yasa kapsamında önlem alınması mümkündür.
Tüm bu bilgiler ışığında koordinasyonumuz tarafından tespit edilen çözüm önerileri şunlardır;
Yerele/Uygulamaya İlişkin Çözüm Önerilerimiz:
a. Tüm kamu kurumlarında kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitliği konularında düzenli istatistik tutulmalıdır,
b. Kamu kurumları arasındaki koordinasyon ve haberleşme sorunları aşılmalıdır,
c. Sığınma evleri ve danışma merkezleri ile kadın örgütleri arasında işbirliği zemini sağlanmalıdır,
d. SHÇEK bünyesindeki mevcut sığınma evi güçlendirilmeli, yeni sığınma evleri açılmalıdır,
e. İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki sığınma evi ve kadın danışma merkezi güçlendirilmeli, yeni sığınma evleri ve danışma merkezleri açılmalıdır,
f. İzmir Büyükşehir Belediyesi bütçesine “toplumsal cinsiyet eşitliği” ve “kadına yönelik şiddetin önlenmesi” konularında iki yeni kalem eklenmeli ve özellikle kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusuna daha fazla ödenek ayrılmalı, Büyükşehir Belediyesi bütçesinden İlçe Belediyelere  bütçe ve/veya personel  güçlendirmesi yapılmalıdır,
g. İlçe Belediyelerinin hepsinde kadın danışma merkezleri, sığınma evleri ve kadın – erkek fırsat eşitliği komisyonları kurulmalı, mevcut olanlar işler hale getirilmeli ve güçlendirilmelidir,
h. İzmir Valiliği bünyesinde şiddet mağduru kadınların başvuruda bulunup sorunlarına çözüm bulabilecekleri birimler oluşturulmalıdır,
i. İzmir Valiliği İl İnsan Hakları Kurulu tarafından, genelevde çalışan kadınlarla ilgili reel sonuçlara ulaşabilmek için alan taraması yapılmalı, buradaki kadınlarla tek tek görüşülerek sorunları dinlenmeli ve çözüm üretilmeli, genelevde çalışmak istemeyen kadınlara istihdam olanağı yaratılması için projeler geliştirilmeli, çalışma saatleri, tatil, fazla mesai ve yıllık izin haklarını kullanmaları konusunda Bölge Çalışma Müdürlüğü ile irtibatlı biçimde gerekli düzenlemeler yapılmalıdır,
j. SHÇEK ve belediyeler bünyesinde şiddete maruz kalan seks işçilerinin başvurabileceği özel danışma merkezleri ve sığınma evleri açılmalıdır,
k. İzmir Valiliği Kadın Hakları Koordinasyon Kurulu tarafından genelevde çalışan kadınlara haklarını anlatan broşür dağıtılmalı, buradaki kadınların tiyatro, sinema, konser, sergi gibi sosyal ve kültürel etkinliklere ücretsiz katılımları için çaba gösterilmelidir,
l. Emniyet Müdürlüğü bünyesinde daha fazla kadın personel istihdam edilmeli, ayrıca ilk adım polis merkezlerinde psikolog, pedagog, sosyolog ve sosyal hizmet uzmanı bulundurulmalıdır,
m. Tüm sağlık kuruluşlarında teşhis, muayene ve tedavi hizmetleri veren Şiddet gören Kadınlara yönelik birimler oluşturulmalı ve kadınlar doğrudan buralara başvuru yapabilmelidir,
n. İl Sağlık Müdürlüğü tarafından, kadına yönelik şiddetin bir halk sağlığı sorunu olduğu konusunda farkındalık artırıcı çalışmalar yapılmalıdır,
o. Sağlık kurumlarına başvuran 15 yaş ve üstü tüm kadınların aile içi şiddetle karşılaşma durumları sorgulanmalıdır,
p. İzmir Barosu tarafından Adliye binasına “kadına yönelik şiddet için başvuru merkezi” açılmalı ve şiddet mağduru kadınların başvuruları burada alınarak anında görevlendirme yapılmalıdır,
q. İzmir Barosu tarafından adli yardım hizmetinin yaygın tanıtımı yapılmalıdır,
r. Cumhuriyet Savcılıkları önlerine gelen tüm aile içi şiddet vakalarını 4320 Sayılı Yasa uyarınca tedbir kararı verilebilmesi için Aile Mahkemeleri’ne göndermelidir.
Genele/Mevzuata İlişkin Çözüm Önerilerimiz
a. 4320 Sayılı “Ailenin Korunması Yasası”, isminden başlayarak değişmeli ve tüm eril şiddet türlerini kapsar hale getirilmelidir,
b. “Genel Kadınlar ve Genelevlerin Tabi Olacakları Hükümler Ve Fuhuş Yüzünden Bulaşan Zührevi Hastalıklarla Mücadele Tüzüğü” isminden başlayarak tamamen değişmeli, toplumu genelevlerden korumak amacından ayrılıp seks işçisi kadınları angarya ve şiddetten koruma amacına yönelmelidir,
c. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna Bağlı Kadın Konukevleri Yönetmeliği revize edilmeli, Fuhuşu meslek edinmiş kadınların sığınma evlerine kabul edilemeyeceği hükmünü düzenleyen 9/b maddesideğiştirilmelidir,
d. Kadın Danışma Merkezlerinin ortak bir yönetmelikle standardizasyonu sağlanmalı, tüm kadın danışma merkezlerinde zorunlu personel olarak avukat ve psikolog istihdam edilmelidir,
e. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından seks işçilerinin çalışma koşullarını ve sürelerini düzenleyen özel bir yönetmelik çıkarılmalıdır,
f. Seks işçiliği, “Sağlık Kuralları Bakımından Günde Ancak Yedi buçuk Saat veya Daha Az Çalışılması Gereken İşler Hakkında Yönetmelik” ile saat sınırlaması getirilen işler arasında ve Ağır ve Tehlikeli İşler Yönetmeliği’ninekinde sıralanan ağır ve tehlikeli işler arasında sayılmalı, bu yönetmelikler buna göre revize edilmelidir,
g. Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu değişmeli, kadına yönelik şiddet suçlarına ilişkin olarak polise ek görevler ve yaptırımlar yüklenmelidir,
h. Bütçe yapılırken toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin mekanizmalara daha fazla ödenek ayrılmalı, Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi silahlanma ve ibadet işlerine ayrılan ödenekler azaltılmalıdır,
i. SHÇEK’te çalışan kadın sayısı artırılmalıdır,
j. SHÇEK’in bütçesi, ülkenin sığınak ihtiyacı ve kadına yönelik şiddet oranlarının yüksekliği göz önünde tutularak yeniden düzenlenmeli, kadına yönelik şiddet kalemi, «Aile, Kadın, Toplum Hizmetleri» kaleminden ayrılmalıdır,
k. Sağlık Bakanlığı tarafından, ülkedeki tüm sağlık kuruluşlarında kadına yönelik şiddet için özel birimler oluşturulup oluşturulmadığı denetlenmelidir,
l. İçişleri Bakanlığı tarafından nüfusu 50 bini geçen belediyelerde sığınak açılıp açılmadığı denetlenmeli, açmayan belediyelere yaptırım uygulanmalıdır,
m. Tüm mevzuat CEDAW ve Kadına Yönelik Her Türlü Şiddetin Tasfiyesine Dair Bildiriye uygun hale getirilmelidir,
n. Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü kapatılmalı, tüm varlığı KSGM’ye devredilmelidir,
o. Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığının ismi ve çalışma alanı değiştirilmeli, kadın ve aile kavramlarının sürekli bir arada kullanılmasından vazgeçilmelidir.
Kamu kurumlarından aldığımız yanıtların tam dökümünü, her biri için ayrı ayrı yapmış olduğumuz değerlendirmeleri ve çözüm önerilerimizi içeren raporumuzun tam metnini, bu metnin ekinde kamuoyuna sunarız.

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ VE MEDYA ATÖLYESİ




ŞİDDETE KARŞI
İZMİR KADIN KOORDİNASYONU
“TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ VE MEDYA ATÖLYESİ”
12 - 13 Şubat 2011
MMO Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi
Bayraklı - İZMİR


SONUÇ BİLDİRGESİ







TMMOB İZMİR İL KOORDİNASYON KURULU’nun katkılarıyla...

ŞİDDETE KARŞI
İZMİR KADIN KOORDİNASYONUNUN
ÇALIŞMA İLKELERİ


   Cinsiyet ve cinsel yönelim nedeniyle uygulanan her türlü şiddetle mücadele eder.
   Konsensüsle karar alır
   Eril ve yargılayıcı bir dil kullanmaz 
   Her türlü ayrımcılığa, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı çıkar
   Koordinasyon bireyleri gönüllülük temelinde çalışır
   Her katılımcının ister kurum temsilcisi olsun ister bireysel olsun söz hakkı vardır.


Koordinasyon fikri, özü itibariyle kadın dayanışmasının güçlendirilmesine duyulan isteğe dayanır. Bu nedenle olabildiğince
çok kadın örgütü ve kadının katılımıyla zenginleşeceğine inandığımız bir çeşitlilikle hayata gözlerini açmıştır. Bu nedenle Koordinasyon’un
ilke ve amaçlarını benimseyen tüm kadınları ve
kadın örgütlerini bu birlikteliğe davet ediyoruz.
Gelin dünya ile aramıza dikilen engelleri
aşmanın yollarını birlikte arayalım.



KOORDİNASYON KATILIMCILARI

İzmir Amargi, İzmir Kadın Dayanışma Derneği, Bağımsız Kadın İnisiyatifi,
Çiğli Evka 2 Kadın Kültür Evi, Buca Evka 1 Kadın Kültür ve Dayanışma Evi,
Emekçi Kadınlar Derneği, Kadın Yazarlar Derneği, TMMOB İzmir İKK Kadın Çalışma Grubu, ÇHD İzmir Cinsiyetçilik ve Cinsel Yönelim Ayrımcılığına Karşı Çalışma Grubu, İnsan Hakları Derneği, Emek Partisi, Sosyalist Demokrasi Partisi,
Sol Hareket, Emekçi Hareket Partili Kadınlar,
Barış ve Demokrasi Partisi İl Kadın Meclisi, Özgürlük ve Dayanışma Partisi,
Eşitlik ve Demokrasi Partisi Kadın Meclisi, İzmir Barosu Kadın Komisyonu,
Bağımsız Feministler.





TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ VE MEDYA ATÖLYESİ
12-13 Şubat 2011
MMO Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi Bayraklı – İZMİR


1. Gün (12 Şubat 2011, Cumartesi) / Akdeniz Salonu (A Katı)

09.00-09.30  :  KAYIT
09.30-12.00  :  Koordinasyon Adına Açılış Konuşması  / Akdeniz Salonu (A Katı)

Açılış Paneli;  “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Farkındalık”
                        “Toplumsal Cinsiyet ve nefret söylemi” Prof. Dr. Melek Göregenli
                        “Toplumsal Cinsiyet ve Hukuk” Av. Sema Pekdaş (İzmir Barosu Bşk.)
                        “Toplumsal cinsiyet ve medya” Prof. Dr. Sevda Alankuş

12.00-13.00  : Öğle arası / Kordelya Salonu (T Katı)

13.00-18.00  :         ATÖLYE ÇALIŞMALARI / İzmir Salonu (Zemin Katı)

1 no’lu Atölye → “MEDYADA CİNSİYETÇİ DİL”
                               Moderatör: Prof. Dr. Huriye Kuruoğlu - Hatice Bülbül
                               Yazman: Nazan Sakallı
2 no’lu Atölye → “MEDYADA BEDEN”
                               Moderatör: Prof. Dr. Gülgün Erdoğan Tosun - Rana Kudas
                               Yazman: Selda Ustabaş, Fulya Arman
3 no’lu Atölye → “MEDYADA AYRIMCILIK VE ŞİDDET”
                               Moderatör: Yrd. Doç Dr. Zuhal Çetin Özkan
                               Yrd. Doç. Dr. Sabire Soytok Batur
                               Yazman: Türkan Karagöz
4 no’lu Atölye → “MEDYADA ETİK VE DENETİM”
                               Moderatör: Yrd. Doç. Dr. Sıdıka Yılmaz, Gökçen Başaran İnce, Yurdagül Bezirgan
                               Yazman: Sevgi Çifter
5 no’lu Atölye → “TOPLUSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ VE SOSYAL MEDYA”
                               Moderatör: Öğr. Gör. Burak Doğu - Av. Ayşe Kaymak
                               Yazman: Özge Yolcu
14.00-17.00  :
6 no’lu Atölye → “TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ İÇİN MEDYADA NE YAPIYORUZ?
                               NE YAPABİLİRİZ?”
                               Moderatör: Prof. Dr. Sevda Alankuş – Av. Sema Pekdaş - Seher Şen
                               Yazman: Asuman Memen

2. Gün (13 Şubat 2011, Pazar) / Akdeniz Salonu (A Katı)

09.30-14.00: Taslak  sonuç bildirgesini tüm atölye katılımcılarının bulunduğu
                        salonda sunulması ve son halinin verilmesi – Kapanış



Editörler: Prof. Dr. Sevda Alankuş, Seher Şen, Hatice Bülbül

İZMİR’DE, MEDYA VE KADIN ÖRGÜTLERİ, KADIN CİNAYETLERİNİ
DURDURMAK VE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ
SAĞLAMAK İÇİN DAYANIŞMA SÖZÜ VERDİ

Sunuş

       “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Medya Atölyesi”; Şiddete Karşı İzmir Kadın Koordinasyonunun öncülüğünde, kadın  örgütleri, belediyelerin kadın danışma merkezleri ve sığınma evleri, SHÇEK, meslek odaları ve konuyla ilgili çalışmalar yapan dernekler, Gazeteciler Cemiyeti ve basın meslek kuruluşları, kent konseyi kadın meclisi üyeleri, üniversitelerin kadın araştırma merkezleri, yazılı – görsel – işitsel ve sosyal  medya kuruluşlarının temsilcileri ile akademisyenlerin katılımı ve destekleriyle 12 - 13 Şubat 2011 tarihlerinde İzmir’de Tepekule Kongre ve
Sergi Merkezinde gerçekleştirilmiştir.


       Medyada cinsiyetçi dil; Medyada beden; Medyada ayrımcılık ve şiddet; Medyada etik ve denetim; Toplusal cinsiyet eşitliği ve sosyal medya; Toplumsal cinsiyet eşitliği için medyada ne yapıyoruz? Ne Yapabiliriz? başlıklarında gerçekleştirilen 6 atölye çalışmasına yukarıda belirtilen kesimlerden 92 kişi katılmış; panel ve sonuç bildirgesi oturumlarıyla toplam katılımcı sayısı 110 kişiye ulaşmıştır.

       Kadına karşı toplumsal ayrımcılığın ve hak ihlalinin en ağır hali olan kadın cinayetlerinin ve her türden şiddetin giderek artması karşısında daha fazla şey yapmak ihtiyacı ile bir araya gelen bu kesimler; en temel insan hakkı olan “yaşam hakkı” ile “toplumsal cinsiyet eşitliği” hakkına yönelik ağır ihlallerde bulunanlar karşısında medyanın toplumsal sorumluluğunun yeniden tanımlaması gerektiği tespitinden yola çıkmıştır.

       Amacımız; Toplumsal cinsiyet eşitliğinin yaşama geçirilmesi yolunda, İzmir’de toplum ile medya arasında bir köprü kurarak, ortak talepler etrafında, ortak dil, davranış ve sürekli diyalog oluşturulmasını, hep birlikte dönüştürücü adımlar atılmaya başlanmasını sağlamaktır. Medya ile sivil toplum temsilcilerinin artık ortak eyleme dönüşmesini istediğimiz sesini İzmir’den Türkiye’ye yayılmak üzere duyurmak istedik. 

       Bu çalışmanın ülkemizde “toplumsal cinsiyet eşitliğinin” sağlanması yönünde önemli bir adım olmasını diliyor; atölyemize destek veren moderatörlere ve moderatör yardımcılarına, organizasyona destek veren TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kuruluna, Makina Mühendisleri Odası İzmir Şubesine ve İzmir Barosuna; atölyemize temsilci gönderen kurumlara, basın meslek kuruluşlarına, İzmir Gazeteciler Cemiyetine, derneklere, bireysel katılımcılara ve medya mensuplarına, atölyemizde görev alan öğrencilere ve çay arası ikramlarımızın sponsoru olan Madlen Pastacılık’a teşekkür ediyoruz.

Şiddete Karşı İzmir Kadın Koordinasyonu




1 NO’LU ATÖLYE:
MEDYA VE CİNSİYETÇİ DİL SONUÇ RAPORU
Moderatör: Prof. Dr. Huriye Kuruoğlu - Hatice Bülbül  //  Yazman: Nazan Sakallı

       Medya ve cinsiyetçi dil başlıklı atölyeye Moderatör ve yardımcısı ile birlikte toplam 16 kişi katıldı. Moderatör tarafından medyada cinsiyetçi dilin anlam, sebep ve sonuçları üzerine kısa bir sunum yapıldı. Sunumda özetle aşağıdaki belirlemelerde bulunuldu:

       Ülkemizde medyada karşımıza çıkarılan kadın ve diğer ötekileştirilen toplumsal cinsiyet temsillerine baktığımızda, daha çok, “eş”, “anne” gibi geleneksel rol modelleriyle, ya da bedenleri üzerinden temsil edilerek
cinsellikleri nesneleştirilen kadınlarla karşılaşılmaktadır.


       Böylelikle yüzyıllardır kadını esas olarak “özel alan”da görmek isteyen, kamusal alana çıkışına koşullu olarak izin verirken de, “cinsel nesne” olarak görmeye devam eden zihniyet, devletin ideolojik aygıtlarından biri olan
medya tarafından yeniden üretilmektedir.

       Başka ifadeyle, Chomsky’nin “Rızanın İmalatı” isimli kitabındaki kavrama gönderme yaparsak, iktidarın sürekliliğini sağlamak için ihtiyaç duyduğu, “toplumsal rıza” kadınlar aleyhine zihniyet örgüsü kuran bir dil/söylem aracılığıyla kurulmaktadır.

       Medya ürünlerinde karşımıza çıkan, toplumda zaten eşitsizlikler ve ayrımcılıklara maruz bırakılan kadınları ve LGBTT bireylerini mağdur eden bir dil/söylemdir. Bu dil cinsiyetçi yaklaşımı besleyen ortak düşünce kalıplarının oluşmasına ve yeniden üretilmesine neden olmakta, bunların meşrulaştırılarak, içselleştirilmesini sağlamaktadır. Sorunun önemli bir boyutu da, medyanın aynı zihniyet yapısının içine hapsedebildiği ölçüde kadınlar ve LGBTT bireyler olarak bu ötekileştirilenleri, mağduriyetleri karşısında mücadele edemez hale getirmesidir.

       Sunumun ardından, yazılı basından seçilen örnekler üzerinden yürütülen tartışmalar çerçevesinde aşağıdaki üç soruya cevap aranmıştır.

1.   Medyada nasıl bir cinsiyetçi dil/söylem kullanılıyor? Bununla en fazla hangi                 medya metinlerinde, yazı türlerinde, programlarda karşılaşılıyor?
2.   Medyadaki bu cinsiyetçi dil/söylem okuyanı, izleyeni,
dinleyeni nasıl etkiliyor? Toplumsal cinsiyet rollerini nasıl yeniden üretiyor?

3.   Mevcut durumu değiştirmek için neler yapılabilir?

Bu sorulara katılımcıların verdiği ve üzerinde tartıştığı cevaplar üzerinden sorun alanlarına ilişkin tespitler, nedenleri ve çözüm önerileri şu şekilde özetlenebilir:


I. Medyada cinsiyetçi dilin/söylemin niteliği ile ilgili tespitler

       Medya ataerkil bir bakış açısı ve eril bir dile/söyleme sahip. Bu dil/söylem ile, hem kadınlarla, hem de LGBTT bireylerle ilgili olarak, bütün medya türleri ve formatları içinde karşılaşılıyor. Haber -özellikle de televizyon haberleri- bunlar arasında cinsiyetçi söylemi yeniden üreten en önemli formlardan bir tanesi. Çünkü, izleyiciler dizilerin veya filmlerin “kurgu” olduğunu bilirlerken, haberlere doğru ve gerçek oldukları gerekçesiyle güven duyuyorlar, inanıyorlar. Haber mesajlarını sorgulamaksızın kabullenmeye daha hazır oluyorlar.

       Örneğin haberlerde karşımıza çıkan “Üniversiteli kızın barda ne işi var?” gibi bir anlatı ile kadınların yaşamın her alanında bulunma hakkına müdahale ediliyor. “Bursa’da travesti dehşeti” gibi başlıklarla, bir toplumsal cinsiyet kategorisi sürekli olarak suç faili haline getiriliyor. “Kadın sürücü otomobiliyle lokantaya girdi” başlığı “erkek sürücüler” ile ilgili hiç böyle bir başlıkla karşılaşmadığımıza göre, kadının dahil olabileceği esasen erkeklere ait sayılan alanlarda nasıl beceriksiz olduğuna gönderme yapılıyor.

       Hadise hem göze hem kulağa hitap etti” denilerek ya da “Bu Hadise iş yapar” başlığı atılarak bir kadın şarkıcı bir kez daha öncelikle bedeni üzerinden temsil ediliyor. Defne Joy Foster öldüğünde “su testisi su yolunda kırılır” diyen bir köşe yazısı yayınlanabiliyor. Böylelikle “yollu kadın” söylemi ile, bu tür kadınların ölmek gibi bir cezayı hakkettikleri biçimindeki gündelik hayatta kadınlık ve erkeklik kimliklerini kuran söylemler yeniden üretiliyor.

       Eleştiri konusu haberlere ilişkin yapılan okuyucu yorumlarına bakıldığında ise, medyanın diliyle gündelik hayatın dilinin nasıl örtüştüğü görülebiliyor. Çünkü, “Özellikle bizim Türk kadınları, erkekleri yolmaya, kullanmaya odaklanmış durumda”; “Kadına inanan kendini, inanmayan da kadını aldatır. Kadına güvenilmez” ya da “Of Hadise of, çok güzelsin, mini etek sana çok yakışıyor, hastayım sana” karşılaşılan yüzlerce benzer yorumdan sadece iki tanesi.

       Türkiye’deki diziler genellikle aile odaklı, ve kadın kahramanlar en çok ev içi mekanlarda anne, eş, kayınvalide, varsıl evlerinde çalışan kadınlar gibi kategorilerle karşımıza çıkarılıyor. Bu dizilerde kamusal alana çıkmış, çalışan kadın tiplemelerine görece çok daha az yer veriliyor. Böylelikle toplumun kadına yüklediği eş ve anne kimliklerinin dışındaki farklı kadınlık durumları ve yaşantıları yeterince medyada temsil edilmemiş oluyor. Ayrıca kadın çoğu zaman geleneksel ataerkil roller içerisinde ya da kamusal alana çıkmış olsa bile kendisinden beklenen “geleneksel” ile “modern” roller arasında sıkışmış ve alternatifsiz olarak gösteriliyor. Bu sıkışmışlığın dışına çıkmaya her çalıştığında da kendisine bir bedel ödettiriliyor.

       Diğer yandan kadına yönelik şiddet, psikolojik nitelikli olandan, fizyolojik şiddete kadar her türlü formuyla karşımıza çıkarılıyor. En yaygın olarak temsil edilen şiddet türlerinden birisi ise gerek aile içi gerekse aile dışı erkeklerin öznesi olduğu tecavüzler.

       Bunların nasıl temsil edildiğine gelince: Atölyenin gerçekleştirildiği sıralarda henüz gösterimde olan “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisi ile dizinin başlarında gerçekleşen tecavüz sahnesinin medyada bu dizi dışındaki formlarda sürekli yeniden üretimi dizilerde kadına yönelik şiddetin gösteriminin bağlamına ilişkin önemli bir örnek oluşturuyor. Aslında bizi kadına yönelik tecavüzle, böyle durumlarda çok rastlanan tecavüzcüsüyle evlendirilme haliyle yüzleştiren Vedat Türkali’nin “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı romanından uyarlanan bu dizi film, tecavüzün medya eliyle olağanlaştırılıp, ticarileştirilmesine örnek haline geliyor. Özetle dizi ve diziye gönderme yapan diğer bütün haber, magazin, talk-show formatları aracılığıyla ve “izlenirliği” artırmak adına, tecavüzü sıradan, pornografik, gülünebilir, simule edilebilir hale getirmiş durumda. Diziden esinlenerek “Koş Fatmagül Koş” isimli bir bilgisayar oyunu yapılabiliyor. Dizideki tecavüz sahnesine gönderme yapan bir popüler dil gündelik hayattaki kimi tüketim nesnelerinin esinleyicisi olabiliyor, bunların pazarlanmasında kullanılabiliyor. Medya bu dili “Fatmagül’ün donu çıktı”, “Fatmagül’ün şişmesi geliyor”, “İster Tecavüz Et, İster Koynuna Al Yat” gibi başlıklar taşıyan haberlerle yeniden sayfalarına taşıdığında, her 4 saatte bir kadına tecavüz edilen ya da tecavüze yeltenilen ülkemizde, “tecavüz” olağanlaştırılıyor, hatta üzerinden kar elde edilebilir hale geliyor.

       Cinsiyetçi dilin en yaygın olarak kullanıldığı medya ürünü ise reklamlar. Reklamlardaki bu dil/söylem ise, özellikle çocukları etkiliyor ve onların cinsiyetlere ilişkin genel geçer rol kalıplarını öğrenip, içselleştirmelerine yol açıyor. Çünkü, izlenecek haber programı veya dizinin seçilebilme olanağı olmasına rağmen, reklamlar her kanalda ve her programın arasında yer alıyor. Reklam görüntüleri sürekli tekrarlandığı için daha çok akılda kalıcı oluyor ve bilinçaltına açıktan müdahale edebiliyor. Örneğin tüketime yönlendirici etkileri bir yana, çocuklar reklamlardaki gibi, mükemmel, her istediklerini yapan annelerinin olmasını istiyorlar.

       Bunların dışında magazin programları, diziler, talk showlar, sabah saatlerinde yayınlanan kadın programları, güzellik yarışmaları ve sosyal medya da cinsiyetçi dilin kullanıldığı ürünler olarak karşımıza çıkıyor.

Böylelikle cinsiyetçi söylem ve zihniyet yapısı, medyanın çeşitli türleri ve bu türlerde karşılaştığımız farklı formlardaki anlatılar içerisinde sürekli üretilerek karşımıza çıkarılıyor, bu üretim dolaşımda olan gündelik anlatılar ile örtüştüğü oranda etkili oluyor, onunla eklemlenerek yeniden-üretime dönüşüyor. Bütün bunların sorgulanmadan tüketilmesi ve içselleştirmesi ise, bundan en fazla mağdur olanları bile, ataerkil düzenin cinsiyetçi bakış açısını yerinden etmek üzere mücadele edemez hale getiriyor.
II. Medyada cinsiyetçi dilin/söylemin yeniden üretilmesinin nedenleri:

       Medyanın bu dilinin/söyleminin neyin haber değeri taşıdığı neyin taşımadığı konusundaki öğrenilmiş genel geçer gazetecilik pratikleri, editöryel tercihler ve varsayılan okuyucu/izleyici/dinleyici talebi ilişkisi:
Bir basın çalışanının yaptığı tespit özetle şu: “Türkiye’de dram varsa haberdir.” Tespit başka şunları vurguluyor:

       “İçinde hayvan, çocuk ve kadın geçen olaylar ancak haber niteliği taşıyor. Bunların da içinde bir mağduriyet dilini barındırması gerek. Bizim yasal olarak dinlediğimiz polis telsizleri vardır. Her kazaya gitmeyiz. Ölü varsa, kaza geçirenler arasında mesela arabaya sıkışan hamile kadın varsa bir numaralı haberdir. Böyle durumlarda orada bulunan vatandaşlar biz oraya gidene kadar ambülânsı çağırmazlar. Kaza geçiren kadın yaralı kurtulsa haber olmaz ama kadın alkollü ise haber olur. Bu arz talep meselesi...”

       “...İntihar olaylarında olay yerine gelen annenin gözyaşlarını çekmekle uğraşıyoruz, hiçbirimiz “teyze bir sakin ol” deyip bir bardak su vermiyoruz. Şehit haberlerine gidiyoruz, misal aile çok ağlıyorsa haber değeri var. Cinayet işleniyor keşfe katılıyoruz, çekiyoruz. Konak’ta basın açıklaması oluyor, çekiyoruz ama çatışma çıkmazsa yaptığımız haber yayınlanmıyor”.

       Dolayısıyla basın mensupları, işverenleri tarafından mağdur hikâyeleri yazmaya zorlanıyorlar. Gerçekten haber değeri olan olaylarla ilgili yaptıkları haberler dikkate alınmıyor.

       Atölye çalışmasına katılan bir gazeteci tarafından yapılan bu belirlemelerin en çok tartışılan kısmı, sözkonusu durumun “halk böyle istiyor” iddiası ile açıklanıp açıklanamayacağı oldu. Tartışma sonrasında beliren çoğunluk eğilimi ise; bu arzın medya kuruluşları tarafından oluşturulduğu, yani arzu edilen rızanın aslında yaratılmış olduğu yönündeydi. 

       Medyanın cinsiyetçi söylemi yeniden üretiyor olmasının nedenlerinden bir diğeri ise, medyada çalışanlardan karar vericiler durumunda olanların çoğunlukla erkek olması. Kuşkusuz bu, medyada çalışan kadınların bu cinsiyetçi söylemi yeterince sorgulayabildikleri ve değiştirmeye yeltenebildikleri ya da kadın çalışan ve yönetici sayısının tek başına durumu değiştirmeye yeteceği anlamına gelmiyor. Çünkü aslında bir çok kadın, içselleştirmiş oldukları bu dil/söylemi yeniden–üreten bir varoluşla medyada bulunmaya devam ediyorlar. Ancak kadınların mağduriyetinin bir de medya eliyle üretildiği bir çok durumda, artık kadın gazeteciler, kimi erkek gazetecilerle birlikte seslerini artık daha çok yükselterek tepki verebiliyorlar, ya da kendi medya kuruluşlarının bu türdeki ihlallerinin takipçisi haline gelebiliyorlar.

       Medya ürünlerinde toplumsal cinsiyet ayrımcılığını yeniden-üreten söylemin, özellikle de tecavüz, şiddet haberlerinin verilişiyle, magazin haberlerinde olduğu gibi, bedenlerinin gösterilme biçimi üzerinden kadınların birbirleriyle rekabete sokulmasının en önemli gerekçesi, bunların daha çok ilgi çekip, izlendiğini, okunup, dinlendiğine dair veriler ve özellikle televizyon sözkonusu olduğunda bu verilerin elde edildiği ölçümler oluyor. Bu da sözkonusu durumun, bir “arz-talep” ilişkisi biçiminde açıklanmasına neden oluyor. Ancak atölye katılımcıları, medya kuruluşlarının ticari bir işletme oluşunun, eleştirilen cinsiyetçi söylemin varlığını ancak kısmen açıklayacağı görüşünde birleşmişlerdir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

       Katılımcılar kısa ve orta vadede gerçekleştirilebilecek önerilerini sunmuşlardır. Ayrıca moderatör de uzun vadede yapılabilecekler konusunda önerilerini dile getirmiştir. Üzerinde uzlaşma sağlanan çözüm önerileri ise şöyle sıralanabilir:

1.   Cinsiyetçi dil/söylemle mücadele konusunda farkındalık yaratmak, bu farkındalık çerçevesinde, ısrarlı ve kararlı biçimde örgütlenmek gerekiyor. Bu alanda “en küçük” örgütlenmenin, bireysel girişimin dolayısıyla mevcut kanalları kullanarak bireysel tepki göstermenin, ifade edip yazmanın bile önemi büyük.

2.   Farkındalığın ve örgütlenmelerin cinsiyetçi yayınları sürekli olarak takip ve tespit etmek, afişe etmek ve duruma göre çeşitli eylem biçimleri geliştirip uygulamak biçiminde olması gerekiyor.

3.   Sözkonusu örgütlenmelerin bir ağ gibi yayılması, birbiriyle ilişki içerisinde olması, ortak eylemlilik geliştirebilmeleri gerekiyor.
Bağımsız ya da alternatif medya tanımına girecek yayınların oluşturulması ve desteklenmesi gerekiyor.

4.   Medyaya yönelik kamusal denetim ile oto-kontrol mekanizmalarının iletişim hak ve özgürlüğünü engellememeleri, sansürcü bir zihniyetle ve çifte standartlarla davranmamaları konusunda gözetlenerek desteklenmeleri, harekete geçirilmeleri gerekiyor. Bu konuda yine aynı hassasiyet korunarak yeni yasal düzenlemeler konusunda inisiyatif alınması öneriliyor.

5.   Medya okuryazarlığı eğitimlerinin alanının her yaş grubunu hedefleyecek şekilde düzenlenmeleri ve gerçekleştirilmeleri gerekiyor.

6.   Basın özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması ve tek taraflı bilgi akışının olumsuz etkilerinden korunmak için mücadele etmek gerekiyor.
Cinsiyet ayrımcılığı konusunda farkındalık yaratmak için çeşitli meslek kategorilerine özellikle de medya çalışanlarına yönelik atölye ve eğitim çalışmalarını artırmak, işler hale getirmek gerekiyor.
Basın meslek örgütlerinin ve Gazeteciler Cemiyeti’nin bu alanda aktif katkı ve desteklerinin sağlanması gerekiyor.


7.   Eğer toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ile mücadenin bir parçası medyanın kadınlara yönelik dilinin değiştirilmesi ise, bu dilin aynı zamanda homofobik bir nitelik taşıdığının unutulmaması gerekiyor. Dolayısıyla aynı farkındalık ile bu dili/söylemi yerinden etme çabası ve örgütlenmenin LGBTT bireyler için ve onlarla birlikte gösterilmesi de gerekiyor.

2 NO’LU ATÖLYE: MEDYADA BEDEN SONUÇ RAPORU
Moderatör: Prof. Dr. Gülgün Erdoğan Tosun - Rana Kudas // Yazman: Fulya Arman

Medyada Beden başlıklı atölyeye Moderatör ve yardımcısı ile birlikte
toplam 18 kişi katıldı.


       “Medyada Beden” Atölyesinin amacı, yaygın medyada kadın bedeninin temsilinin irdelenmesidir. Atölyede, günlük gazetelerden reklamlara, televizyon dizilerine kadar çeşitli mecralarda kadın bedeninin temsilinin sorunları, medyanın cinsiyetçi tutumu tartışılmıştır. Medyanın cinsiyetçi tutumuna ilişkin tartışmanın başlangıç noktası, ana akım medyanın cinsiyeti konusu olmuştur. Atölyenin temel hedefi, medyada kadın bedeninin sorunlu temsilinin görünürdeki ve derindeki nedenleri, sonuçları ve bu sorunlu temsille başa çıkma stratejilerini ortaya koymaktı.

       Atölye çalışması kapsamında, ilk olarak medyada kadın bedeninin nasıl temsil edildiği, bu temsillerin farklı türleri ve içinde barındırdığı problemlerle birlikte kadınlar üzerindeki etkilerinin neler olduğu tartışıldı. Ardından kadın bedeninin medyada nasıl denetim altına alındığı ve bu denetimin medyada hangi araçlar üzerinden yapılarak meşrulaştırıldığı çerçevesinde görüşler bildirildi. Son olarak, kadınların medyadaki hak ihlalleriyle başa çıkma stratejileri ve kadın bedenin temsili konusunda katılımcıların neler yapabileceği konusunda fikirler paylaşıldı. Atölye çalışmasında tartışılan hususlar, görüşler ve varılan sonuçlar şöyledir:

1.BÖLÜM:

Atölye kapsamında medyada beden konusunda saptanan sorunlar
1.   Medyada kadın bedeni, ya seks objesi olarak temsil ediliyor ve araçsallaştırılıyor ya da anne figürü olarak cinsellikten arındırılmış, iyi ahlaklı, erdemli bir eş (bedeni) olarak yer alıyor. Kadın bu haliyle daha çok hakkını elde edememiş, hatta annelik rolü, evhanımlığı rolü vb. nedeniyle hakkından feragat etmiş olarak gösteriliyor, “iyi” kadınlar da genellikle bunlar oluyor. Yerli dizilerdeki kadın temsilleri “iyi” ve ‘kötü”, “erdemli” ve “erdemsiz” gibi ikililiklerle kuruluyor, toplumsal, ahlaki olarak “iyi” olan uzun bir mağduriyetin arkasından “kazanırken”, “kötü” olanlar sonunda mutlaka cezalandırılıyor.

2.   Çeşitli medya türleri ve formları içinde kadınlar birbirleriyle bedenleri üzerinden yarıştırılıyorlar. Kadınların mağduriyetleri de en çok bedenleri nedeniyle ve bedenleri üzerinden kuruluyor. Örneğin, yerli dizilerde yer alan “kötü” kadınların beden temsilleri “iyi” kadını yüceleştirecek şekilde farklılaşabiliyor. “İyi” ya da “kötü” kadınlardan birisi, ya da çoğunlukla her ikisi de, öteki kadın nedeniyle çeşitli şiddet türlerinden en az birisi ile karşılaşıyor. Böylelikle her birinin uğradığı şiddet, diğer kadının varlığı/karşıtlığı üzerinden meşrulaştırılıyor. Şiddeti kullanan erkek özne, bu suçtan arındırılıyor.

3.   Kadının medyada görünür olabilmesi için, “bedeninin bir pazar değerinin olması” gerekiyor. Medya, güzel, sağlıklı, ince kadın bedenlerini sürekli olarak karşımıza çıkararak, ideal kadını tanımlıyor, bedenin nasıl olması, görünmesi gerektiği konusundaki standartları belirliyor, bunları zihinlere yerleştiriyor. Kadınlar bu ideal bedene ulaşmak için gene medya tarafından sunulan ürünleri kullanıyor. Böylece medya aracılığıyla kadınlar, gönüllü ve kendi istekleri doğrultusunda denetim altına giriyor; kadın bedeni, kadının kontrol edebildiği bir alan olmaktan çıkıyor. Ne giyeceğimizi, ne yiyeceğimizi medya dolayımıyla piyasa belirliyor.

4. Medya kadın bedenini bir arzu nesnesi haline getiriyor, belirlenen standartlara uygun olarak tektipleştirerek, belli kalıplara uydurmak zorunda bırakıyor. Estetik uzmanlar, beslenme uzmanları ve doktorlar eliyle gerçekleştirilen bu tektipleştirme kadınların bedenlerinden sürekli olarak hoşnutsuz olmalarına, kendilerini “yetersiz” hissetmelerine, ölümcül diyetlerin, yöntemlerin ve hapların bağımlısı haline gelmelerine yol açıyor. Bu durum kadınları psikolojik olarak etkiliyor, beden-benlik algılarını bozuyor.

5. Kadın bedeninin idealize edilmesi durumu erkek bedeni için de geçerli. Erkek ve kadın bedeni üzerinde toplumsal cinsiyete uygun bir denetim ve temsil var. Erkek bedeni temsil edilirken ona bir güç atfediliyor. Örneğin, moda, güzellik, estetik, yaşlanma karşıtı hareketler, kadın bedeninin yanı sıra erkek bedenini de kapsıyor. Erkekler de pazar payını genişletmek için tüketici olarak medya tarafından ele alınsa da ağırlık kadın bedeni üzerine veriliyor. Ayrıca erkeklerin bu sürece dahil olma şekli ve temsili kadınlardan farklı işliyor. Kadınların dış görünümüyle ilgili sunulan medya ürünleri erkeklere göre çok daha sık bir biçimde sağlık ve bilimsel verilerle ilişkilendiriliyor.

6. Bir medya ürün formu olarak haberler, kadın bedeninin teşhir edilmesi, bu teşhir üzerinden mağdur edilmelerine en çok araç olan türlerden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Gazetelerin özellikle de 3. sayfa haberleri, kimin “erdemli/namuslu” olduğu, kimin olmadığına dair algıları ve ölçütleri belirleyerek kadının hem kamusal hem de özel yaşam alanının sınırlarını çiziyor. Örneğin, şiddete uğramış bir kadın hakkında yapılmış bir haberde kullanılan fotoğraf (eğlenirken, hatta mayolu), kadının şiddeti hak ettiği izlenimi yaratabiliyor. Ayrıca, 3. sayfa haberleri kadına yönelik şiddetin toplumsal arka planını göz ardı ederek şiddeti sıradanlaştırıyor. Erkek egemen düzeni meşrulaştırmak adına yapılan bu haberler şiddete karşı toplumsal tepkisizlik halinin yaygınlaşmasına yol açıyor. Kadının özel hayatı TV programlarında tartışmaya açılıp, yargılanıyor, kimin “namuslu” kimin “namussuz” olduğuna, genel geçer yargılar üzerinden karar verilmesi sağlanıyor. Bu yapılırken şiddetin kendisinin “salt bir suç olduğu” eritilip yok ediliyor.

7. Bir diğer medya ürünü olan ve günümüzde erişimi daha kolaylaşan pornografi, kadına yönelik cinsel şiddeti, aşağılamayı, tecavüzü normallestiriyor. Kimi
zaman çocuklara yönelik cinsel istismarı erotize ederek normalleştiriyor.
Kadın bedenini fetişleştirerek, bedeni sadece cinsel organlara indirgeyerek kadını erkeğin cinselliğine sunan pornografi, kadını ötekileştirirken, aynı zamanda kadın düşmanı normların taşıyıcılığını da yapıyor. Bir başka sorun ise, medyada haber, dizi, reality gibi formatlar içerisine de pornografik dilin sızması oluyor. Özellikle kadınların bedenleri üzerinden yaşadıkları mağduriyet, sürekli yapılan tekrarlar, canlandırmalar, haber görüntülerine karıştırılan film görüntüleri, dondurulmuş kareler vb. tekniklerle  pornografikleştirilerek teşhir ediliyor.


       Sonuç olarak medyanın kadının bedenini bu kadar kullanması, erkeklere yeryüzünde bir cennet yaratarak, onların arzularına hizmet edecek şekilde araçsallaştırılması gibi bir olguyu karşımıza çıkarıyor. Ayrıca, kadınların sürekli bir rekabet içerisinde temsil edilmeleri, bu rekabetin de bedenler üzerinden cereyan etmesi; kadınların güçlenmek ve kendilerini korumak için birbirlerine ihtiyaçları olduğundan sözedilebilmesini, kadınlararası dayanışmanın hayata geçirilebilmesini güçleştiriyor. Kadınlar ortak sorun ve çözümleri konusunda bilgilendirilmek yerine, rekabet içinde ve bu rekabetin mağduru olarak gösterildiklerinden iletişim hak ve özgürlüğünü kullanmaktan da alıkonuluyorlar.

II. Kadının medyada kadın bedeni üzerinden temsil ve mağdur edilmelerinin nedenleri:

1. Medyada kadının, bedeni aracılığıyla temsil edilmesi medyayı elinde bulunduran iktidarın cinsiyeti ile ilgilidir. Yapısı mevcut mülkiyet ilişkileri içinde belirlenen yaygın medyanın yapısı da, dili/söylemi de erkektir. Daha da özelleştirirsek, medya “beyaz”, egemen etnik kökenden ve dinden gelen, orta sınıf, heteroseksüel erkeğin egemenliğinde ve onun dili/söyleminin hegemonyası altındadır.

2. Medyanın dilinin/söyleminin erkek olmasıyla, devletin cinsiyetinin erkek olması birbirine paralel süreçlerdir. Bu dilin/söylemin yerleşmesi devletin en büyük baba sayıldığı bir toplumsal-siyasal kültürde, ailede başlamakta, okullarda, orduda, kamusal alanda, meslek hayatında devam etmektedir. Medya bu anlamda, eğitimleri ne olursa olsun, mesleğin profesyonel ideolojisinin pratikleri içerisinde sorgulayıcılıklarını -bir süre sahip olmuş olsalar bile, çoğunlukla- yitirerek, bu kültürün yeniden-üreticisi olmaktadır.

3. Medyanın içinde bulunduğu ve erkek egemen olduğunu söylediğimiz yapılanma, diğer toplumsal, siyasal, ekonomik görüngülerle de örtüşen bir düzen sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bunun çabucak değişmesini beklemek zordur. Başka ifadeyle, medya bir toplumsal, siyasal, ekonomik iktidar/güç alanı oluşturmaktadır, bu nedenle de onun kendi iradesiyle değişmeyi isteyeceğini beklemek mümkün görünmemektedir. Kısacası medyanın cinsiyeti, egemen siyasal, toplumsal, ekonomik iktidarların cinsiyetidir ve medya bu diğer iktidar alanlarıyla da iç içe geçmiş yapısı içerisinde bu alanlara tehdit oluşturabilecek herkesi ötekileştirmektedir. Yine de bu yapının değiştirilebilir olduğunun bilinmesi önemlidir.

4. Medya sektöründe karar mekanizmalarında yer alan kadın sayısının yetersiz olması kadının temsilinin sorunlu olmasının nedenlerinden birisidir. Ancak medyada kadın çalışan sayısının artması, medyanın cinsiyetçi yapısının, dilinin/söyleminin hemen değişmesi anlamına gelmeyecektir. Çünkü, kadın çalışanların sayısı artsa bile, kadınlar yöneticilik ve karar verme mekanizmalarında çok daha az temsil edilmekte bu da ürünlerin içeriğine gereğince müdahale edebilmelerini engellemektedir. Kadın çalışanlarla ilgili bir diğer sorun ise, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı konusunda yeterli farkındalığa sahip olmamaları nedeniyle, erkek egemen söylemi yeniden üreten ürünler sunmaya devam etmeleridir. Bu nedenle, cam tavanlar ortadan kaldırılarak, belirli kotalar konularak üst düzey çalışan kadınların sayısının artırılmaya çalışılması önemlidir, ancak yeterli değildir.

III. Medyada kadın bedeninin sorunlu temsilini önleme stratejileri
1.   Temel sorun dille/söylemle ilgili olduğu için, yaygın medyanın genel geçer söylem ile dilinin yerinden edilmesi ve yenilenmesi en önemli gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda, medyada kullanılan cinsiyetçi ve ayrımcı görsel ile yazılı dilin özelliklerini ve sonuçlarını görmek ve bunları göstermek gerekmektedir. Bu da örgütlü bir farkındalığı gerekli kılmaktadır.

2. Örgütlü farkındalık ve eylemlilik kadar, bireysel eylemlilik de önemlidir. Medya okur yazarlığı eğitimleri burada önemli bir araç olarak ortaya çıkmaktadır.

3. Hâkim medyanın hegemonik dayatmalarına karşı oluşturulabilecek en önemli güç alternatif medyadır. Alternatif medya aracılığıyla, ana akımın dışında kalan, yaygın medyada yer bulmayan haberlere erişim gerçekleştirilmeli ve bu medyanın genel geçer dili ile pratiklerini yerinden edip, yenilemenin yolları araştırılmalıdır.

4. Meseleyi salt kadın bedeninin temsil sorunu olarak değil, bütün toplumsal cinsiyet tercihleri ile insan bedenine ilişkin bir temsil sorunu olarak görmeli, bu konuda bir farkındalık ile örgütlenme ve eylemliliğin ardına düşülmelidir. Bu süreçte, bütün kadın örgütlerinin, LGBTT örgütlenmelerinin, ilgili diğer demokratik örgütlenmelerin birlikte hareket ederek bir baskı oluşturmaları gerekmektedir. Medyanın temsil ettiği başka ayrımcılıklarla topyekûn bir mücadelenin önü ancak bu sayede açılabilir.

5. Konuya ilişkin olarak bir başka strateji yasal yolların zorlanmasıdır. Basın-yayın organlarının denetlenmesine ilişkin yasal mevzuatta bulunan açıklar ve eksikler üzerinde çalışılmalı, internet üzerinde bilgi güvenliği sistemlerinin kurulması zorunlu hale gelmeli, ilgili kuruluşların bu konuda gerekli tedbirleri alması yönünde baskı uygulamalı.

6. Medyada kadının temsiliyle ilgili ana problemin içinde bulunduğumuz ataerkil kapitalist sistem olduğu kabulüyle, bu ilişkisi mercek altına alınarak yola çıkılmalı, tüm sivil toplum örgütlerinin içinde yer aldığı bir ortak mücadele platformu oluşturulmalıdır.

7.        Bu atölye çalışması toplumsal cinsiyet eşitliği ve medya konusunda bir başlangıç olarak değerlendirilmeli ve daha geniş çaplı bir projeye dönüştürülmelidir.


3 NO’LU ATÖLYE:
MEDYADA AYRIMCILIK VE ŞİDDET SONUÇ RAPORU
Moderatör: Yrd. Doç Dr. Zuhal Çetin Özkan - Yrd. Doç. Dr. Sabire Soytok Batur
Yazman: Türkan Karagöz

     ‘Medyada Ayrımcılık ve Şiddet’ başlıklı atölye çalışmasına Moderatör ve Moderatör yardımcısı ile birlikte toplam 14 kişi katılmıştır.
Konu, toplumsal yaşamda karşılaştığımız ayrımcılık ve şiddet ve bunun medyada yansıması olmak üzere iki açıdan ele alındı. Öncelikle ayrımcılığın tanımı tartışmaya açılmış, ayrımcılık ve şiddetin türleri, kimlere ve nasıl uygulandığı, bunun yarattığı sorunlar konuşulmuştur. Sonrasında ise, medyanın ayrımcılıktan arındırılmasının önemi, ayrımcılığın tetiklediği şiddet ve bunun nedenleri üzerinde durulmuştur.

I. TESPİTLER:

1.   Gündelik yaşamda şiddetin ve ayrımcılıkların nesnesi sadece kadınlar değildir, tüm cinsiyet kimlikleri, farklı etnik, dinsel, kültürel gruplar, çocuklar, hatta bakıma muhtaç yaşlılar da giderek artan ölçülerde kurumsal ve bireysel olarak yapılanmış ayrımcılıklarla her türden şiddetin hedefi haline gelmeye başlamıştır.
Şiddet davranışları ancak kısmen medyadan öğrenilebilmektedir. Bu anlamdaki etkilere en açık olan kesim ise çocuklardır. Çocuklar medyada karşılarına çıkan karakterlerle özdeşleşerek, onları rol modeli olarak alabilmekte, şiddet kullanımlarını taklit etmeye yatkınlık gösterebilmektedir.

2.   Toplumda öznesi erkek olan “kadın cinayetleri”, tecavüz, taciz ve her türlü diğer şiddet türlerinin neden olduğu mağduriyet hızla artarken, bunları haberleştirmek durumundaki medya çoğu zaman yeni mağduriyetlere yol açabilmektedir. Şiddet ile ilgili haberler, yeni şiddet kullanımlarına örnek teşkil edebilecek biçimde kişisel yorum ve detaylarla verilmekte, şiddetin kullanımıyla ilgili sebep sonuç ilişkisi, failin eylemini meşrulaştıracak biçimde kurulmaktadır.

3.   Medya, şiddete maruz kalan kadının uğradığı fiziksel şiddet boyutu ile ilgilenirken, şiddetin diğer görüngüleri, örneğin psikolojik şiddet, ekonomik şiddet gibi boyutları medyanın ilgi alanı dışında kalmaktadır.

4.   Medyanın haberler dışında kalan anlatı formları içinde de şiddet ve ayrımcılık karşımıza çıkmakta, ancak çoğunlukla magazinleştirilerek, gülünebilir hale getirilmiş, böylelikle olağanlaştırılmış, sorgulanabilir olmaktan çıkarılmış şiddet ve ayrımcılık anlatılarıyla karşılaşılmaktadır.

5.   Medyada yapılan ayrımcılık esas olarak temsil düzeyinde bir ayrımcılıktır; sözel ve görsel sunumlar ve kurulan söylem sayesinde bazı kişiler veya kesimler dışlanarak veya dışlanmalarına aracılık edilerek “ayrımcılık” üretilmektedir.

6.   Kadına yönelik şiddet toplumsal bir sorun olarak değil bireysel, adli bir vaka olarak sunulmaktadır. Böylelikle kadına yönelik cinsiyetçi bakış açısı yeniden üretilmekte, şiddet meşrulaştırılarak haklı bir nedene bağlanmaktadır.

II. Medyada şiddet ve ayrımcılığın yeniden üretiliyor olmasının nedenleri:

1.   Medyanın, toplumda şiddetin ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığının yaygınlaşmasının tek başına sorumlusu olması sözkonusu değildir. Özellikle öznesi erkek olan şiddetin neden yaygınlaştığının anlaşılabilmesi için, işsizlik, yoksullaşma ile ilgili veriler ile son yıllarda Türkiye’de yaşanan toplumsal, siyasal dönüşüm ve kırılmaların niteliği, iç savaş koşulları içerisinde yaşanıyor oluşu, toplu linç kültürünün yaygınlaşması gibi olgular üzerine düşünmek gerekmektedir. Ayrıca, şiddetin ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığının eril sistemin en küçük birimi olarak aileden başlayarak nasıl okul, arkadaşlık grupları, ordu, siyaset yapılan kurumlar içinde kurumsallaşmış olduğu hatırlanmalı, bütün bu yapılar içinde erkeklerin yüzyüze kaldıkları koşullar hesaba katılmalıdır.

2.   Medyanın toplumsal cinsiyet ve ayrımcılığın yeniden-üretimindeki rolü, kurumsallaşmış şiddetten yararlanan hegemonik iktidar merkezleri ile iç içe geçmiş yapılanması çerçevesinde anlaşılabilir. Ayrıca yaygın medya, ticari bir kurum olarak—mevcut denetleyici mekanizmalar ne olursa olsun— şiddeti dolaşıma sokmayı “kår” elde etmenin koşulu olarak görmektedir.

3.   Medyanın şiddeti ve şiddet ile birlikte ortaya çıkan mağduriyeti veya toplumsal cinsiyet ayrımcılıklarını yeniden-üreten hali her zaman sadece mevcut yapısal özelliklerinden kaynaklanmamakta, çoğu zaman medya çalışanlarının basitçe hak ve özgürlükleri, neyin ayrımcılık sayılıp neyin sayılmayacağını bilmemeleri gibi nedenlerle de karşımıza çıkabilmektedir.

4.   Ülkemizde yasal her türlü düzenleme olmasına rağmen; hala ayrımcılıkla mücadelede tecrübelerle oluşmuş ne  hukuki kavram ve kurumlar ne de ayrımcılıkla mücadele amacıyla kurulmuş bağımsız bir izleme ve denetleme mekanizması içeren herhangi bir düzenleme mevcut değildir.
III. Medyada toplumsal cinsiyet ayrımcılığının ve şiddetin yeniden-üretiminin önlenmesi konusundaki çözüm önerileri:

1.   Medyadaki toplumsal cinsiyet ayrımcılığının ve şiddetin yeniden üretiminin engellenmesi konusunda, sansürcü, özgürlükleri sınırlayıcı nitelikte olmayan denetim mekanizmalarının desteklenip, geliştirilmesi ve özellikle işleyen bir öz-denetim mekanizmasının kurulması.

2.   Medya çalışanlarının şiddet ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığının ne olup olmadığına dair farkındalıklarının ve bilgilerinin artırılmasını sağlayacak girişimlerde bulunulması.

3.   Medyanın şiddetin ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığının yaygınlaşmasının nedenleri ile yol açtığı sonuçlar karşısında alınabilecek tedbirler, yararlanılabilecek hak ve özgürlükler gibi konularda sorumlu bir habercilik ve bilgilendirme anlayışı ile davranmasının sağlanması.

4.   Kamuoyunu bilgilendirme ve haber alma özgürlüğü çerçevesinde, tecavüz, taciz, istismar gibi suçlar haberleştirildiğinde  mağdurun izni olmaksızın yayınlanmamalıdır. Bu haberlerin özel hayat bilgileriyle ve ayrıntılarıyla hikaye edilmemesi ve mağdurların yeniden mağduriyetlerine neden olunmamasına büyük özen gösterilmesi gerekmektedir.

5.   Farkındalığı arttırabilmek ve sorunların çözümüne ilişkin çalışabilmek için örgütlü olmanın öneminin vurgulanması


4 NO’LU ATÖLYE: MEDYADA ETİK VE DENETİM SONUÇ RAPORU
Moderatör: Yrd. Doç. Dr. Sıdıka Yılmaz, Gökçen Başaran İnce // Yazman: Sevgi Çifter

       Atölye çalışması, moderatör ve iki moderatör yardımcısı ile birlikte toplam
14 kişi tarafından gerçekleştirilmiştir. Tartışma öncesi moderatör yirmi dakikalık bir konuşma yapmış ve belirlenen dört soru katılımcıların onayına sunulduktan sonra tartışma başlatılmıştır.

TESPİTLER:

a. Her türlü medya çıktısının bir şekilde sansasyon, cinsellik, dedikodu, özel hayat teşhiri gibi etik olmayan alana kayarak üretilmesinin nedenleri farklı örnekler üzerinden tartışılmıştır. “Neden böyle?” sorusuna verilen ilk cevap, aslında tüketicilerin de insani zaaflar taşıdığı ve medyanın bu zaafları bilerek bu tür ürünleri giderek daha yaygın halde kullandığı olmuştur. “Aslında halk böyle istiyor” argümanını tümden kabul etmesek de, medya sektörünün insanın karanlık ve örtük yanlarını harekete geçirmek üzere psikolojik oyunlar oynayabildiği düşünülmüştür.

b. Sansasyon, cinsellik, dedikodu, özel hayat teşhiri, röntgencilik gibi unsurların sadece yaşam stili ve magazin haberlerinin değil, politik ve güncel konuların haberleştirilmesinde de yaygın rol oynadığı örneklerle saptanmıştır. (BDP konvoyunun taşlanması haberinin tüm medyada Kürtlerden çok, taş atan sarışın ve düşük bel pantolonlu genç kız ile sembolleşmesi gibi). Bu tarz medya çıktılarının nedeni ise, satış kaygısı olarak belirlenmiştir. Yaygın habercilik pratiğindeki haber değeri algısı, politik alanda gazetecilik yapan muhabire dahi bu kadın görüntüsünü atlamamayı emretmektedir. Gazetecilik pratiğindeki yaygın haber değeri kavrayışının sorgulanması gerektiği düşünülmüştür.

c. Tüm medya çıktılarında haberin türü fark etmeksizin -reklamlar, politika ve ekonomi haberleri, sağlık ve spor haberleri vb.- kadının bir meta olarak kullanılmasının, erkek egemen bakış açısının bir sonucu olduğu tartışılmıştır.  Dolayısıyla haber değerini belirleyen “erkek egemen bakış açısıdır” görüşü kabul edilmiştir.

d. Tüm medya kuruluşlarının kâr amacı güden işletmeler olduğu görüşünden hareketle, haber üretim sürecinin aynı zamanda medyanın ekonomi-politik yapısıyla doğrudan ilgili olduğu düşünülmüştür.

e. Kadına yönelik ayrımcı ve cinsiyetçi haberler karşısında okur/tüketici olarak kadınların aldığı pozisyonlar üzerinde durulmuştur. Bu tür haberleri okuyan/izleyen kadınlar genel olarak: “İyi ki ben böyle değilim; iyi ki benim başıma bunlar gelmedi” diyerek haber konusu olan kadınları ya suçlu olarak görmekte ya da mazlum konumları nedeniyle kendi durumuna şükretmektedir. Böylelikle bu tür medya çıktıları çoğu kadın tarafından da normalleştirilerek tüketilmektedir.

f. Kadına yönelik etik ihlal taşıyan haberlere yönelik tepkisizliğin bir nedeninin de kadınların da medya çıktılarını erkek bakış açısıyla tüketmeleri olduğu tartışılmıştır. 

g. Aynı şekilde, medyada çalışan kadınların da erkek bakış açısıyla üretim sürecine dahil oldukları; bu nedenle kadına yönelik şiddet ve diğer olumsuz haberlerin oluşturulmasında kadın gazetecilerin rolünün de büyük olduğu düşünülmüştür.

h. Kadın öğesinin haberlerdeki kullanımının bazen örtük bir dil ve hemen fark edilmeyen hak ihlalleri içermesi, farkındalığı engelleyerek bu haberlerle doğrudan mücadeleyi zorlaştırmaktadır.

ı. Medya çalışanlarının bireysel korkularının (iş ve yaşam kaygısı) ve örgütsel baskıların (otokontrol, sansür vs.) medya çıktılarının üretimini olumsuz yönde etkilediği belirtilmiştir.

i. Bütün bu olumsuzluklar gündelik medya pratiklerinin bir parçası olarak normalleştirilmekte ve hem medya çalışanları hem de tüketiciler tarafından doğal sürecin bir parçasıymış gibi algılanmaktadır.

j. Medya çıktıları kadının kamusal alandaki iddia ve taleplerini sınırlandırmasına ve korku kültürü yaratıp mevcut alışkanlıklarımızı terk etmemize neden olmaktadır: Gece geç saatte dışarıda olan kadınların başına gelenleri okudukça hava kararmadan evde olmayı öğreniyoruz. Kaçırılan, tecavüze uğrayan çocuk haberlerini duydukça çocuklarımızı baskıyla büyütmeyi içselleştiriyoruz. Bu korku kültürü aynı zamanda yaşam tarzlarının muhafazakârlaşmasına yol açıyor.

k. Medya çıktıları, nasıl düşüneceğimizi öğretip, sisteme itaate yönlendirmektedir. Politik bir haberde, bir kadın öğrenci hamile olduğunu da söylediği halde polis tarafından yerlerde sürüklendiğinde, sürükleyeni eleştirmektense, “hamile haliyle bir kadının orada olmaması gerektiği” söylenmekte ya da “evli olmayan bir üniversite öğrencisinin nasıl hamile olabileceği” sorgulanmaktadır. Kadına yönelik her türlü şiddet, kadının bulunduğu pozisyonu eleştirmeye yönelik bir bakış açısı geliştirmeyle sonuçlanmaktadır. Örneğin tecavüz haberlerinde kadın “tahrik eden” konumunda tutulmakta ya da mini etek giymesi, babasından dayak yemesini meşrulaştırmaktadır.

l. Medya çıktıları ideolojik pozisyonları keskinleştirmektedir. Özellikle bilgi çarpıtıcı ve provokatif içerikli haberler aracılığıyla belli bir etnik grup hedef gösterilip, kelebek etkisi yaratılarak, sıradan faşizm harekete geçirilmektedir. (Mersin’deki bayrak yakma olayının Kürtlere karşı provokatif eylemleri kışkırtması gibi)

m. Medya çıktıları, toplumsal eylemleri sunuş biçimiyle tüketiciler üzerinde korku kültürü oluşturmakta, böylelikle insanları politik eylemlilikten uzaklaştırabilmektedir (toplu gösterilerin sürekli polisle çatışılan kriminal olaylar gibi sunulması ya da bir gösterinin ancak çatışma içerdiği durumlarda habere dönüşebilmesi gibi).

n. Genel olarak tüm medya çıktıları gündelik yaşamın her alanında (moda, yeme-içme alışkanlıkları, seyahat, tatil yapma gibi) tektipleşmeye yol açmakta, tüketim alışkanlıklarını kışkırtmaktadır. Böylelikle insanlar kendi olmaktan çıkıp, aynılaşmakta, sıradanlaşmaktadır.

o. Medya, olaylar karşısındaki etik tavır alışlarımızda sorunlar yaratmakta; görünür olma isteği her şeyin önüne geçmektedir. Kameraların varlığı insan davranışlarını etkilemektedir: Cenaze törenleri, her türlü olay mahallindeki insan davranışları gibi.

v. Medya, olumsuz konuları haberleştirirken (töre, namus, çocuk gelinler vb.) bunları bazı etnik gruplara mal etmekte ve ötekileştirilmelerine katkı sağlamaktadır.

y. Savaş ve toplumsal çatışmalarda sistemin kadına uyguladığı fiziksel ve sembolik şiddet görmezden gelinmekte ve susarak sistemin işbirlikçisi haline gelinmektedir.

z. Medyanın etik sorumluluğu konusunda yasal düzenlemelerin (RTÜK) yanı sıra, medyanın kendi oluşturduğu kurumsal yapılar ve etik denetim mekanizmalarının (Basın Konseyi, ombudsmanlık) gerçek bir etik alanı yaratmaktan uzak olduğu düşünülmüştür. Örneğin RTÜK’ün cezalarının geneli milliyetçi-muhafazakâr bir toplum tahayyülüne dayanmaktadır. Dizilere verilen cezalar ve yapılan fişlemelerin içeriğine bakıldığında kadına uygulanan ayrımcılıktan söz edilmemesine ve bu konuda herhangi bir yaptırım uygulanmamasına karşın muhafazakâr ve milliyetçi değerlerin sürekli yüceltilerek koruma altına alındığı konuşulmuştur. Bu anlamda mevcut etik uygulamaların yetersiz olduğu düşünülmüştür.

ÖNERİLER:

a. Basın Konseyi ve meslek ilkelerinin, medyayı daha ahlaklı kılma konusunda yeterli olmadığı kabul edilmiştir. Mesleğe başlayan yetişkin bir bireyin ahlaklı bir medya çalışanı olabilmesi için meslek ilkelerine başvurması anlamlı olmaktan çok uzaktır. Örneğin bir diğerinin fotoğrafını izin almadan çekemeyeceği bilgisi çok daha önce öğrenilmesi gereken bir bilgidir. Buradan hareketle katılımcılar, ahlaki bilgi ve sorumluluğun çok daha erken yaşlarda eğitim sisteminin bir parçası olması gerektiği konusunda uzlaşmışlardır. Bu bağlamda, eğitim müfredatı da dahil tüm sistem içinde cinsiyetçi dil, söylem ve düşünce biçimlerinin ayıklanması gerekmektedir (örneğin ilkokullardan başlayarak eğitim sisteminde kullanılan görsel malzemelerdeki kadın ve erkek temsillerinin cinsiyetçi dilden arındırılması gibi).

b. Medya ve etik konusunda iki türlü sorumluluk üzerinde durulmuştur. Bunun birinci ayağı, medya üreticilerinin ahlaki sorumluluğu; ikincisi ise, medya tüketicilerinin alacağı pozisyonlardır. Bu toplantıda, daha çok tüketicinin etik sorumluluğu üzerinde tartışılmış ve gelecekte alacağı pozisyonlar konusunda farklı öneriler getirilmiştir. Bu önerilerden bazıları medya izleme komitelerinin kurulması, medya içeriklerine karşı teknolojiyi de kullanarak tepki ve boykot örgütlenmesidir.

c. Çeşitli direniş biçimleri önerilirken, bunları gerçekleştirecek farklı STK’ların da kendi aralarında etkin bir iletişim ve dayanışma halinde olmaları gerekmektedir.
d. STK’lar farkındalığı artırma yönünde daha fazla eğitim çalışmaları yapmalılardır. STK’ların temel hedef kitlesi, medyadaki ayrımcı ve cinsiyetçi dil konusunda duyarlılığı ve farkındalığı daha az olan kitleler olmalıdır.

f. Çeşitli sivil inisiyatifler aracılığıyla yasal düzenlemelerin gerektiği gibi uygulanıp uygulanmadığının izlenmesi gerekmektedir.

g. Medyanın içinde iyi olan örneklere olumlu tepki verilmeli ve desteklenmelidir.
h. İnternet üzerinden gerçekleşen kadına yönelik hak ihlalleri konusunda özel bir örgütlenme geliştirilmelidir.

i. İnternet etiğine ilişkin hukukçuları, STK’ları ve akademisyenleri de içeren bir sorumluluk ağı oluşturulmalıdır.

* Bu atölye sonuç bildirgesinin yaygınlaştırılarak, katkı ve desteklerle güçlendirilerek toplum ve medya arasında “Toplumsal cinsiyet eşitliği kültürünü” yaşama geçirmek ve şiddet ve ayrımcılığı önlemek yolunda ortak bir mutabakat metni olması yönünde çalışmaların sürdürülmesi önerilmiştir.

5 NO’LU ATÖLYE:
TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ VE
SOSYAL MEDYA ATÖLYESİ SONUÇ RAPORU

Moderatör: Öğr. Gör. Burak Doğu - Av. Ayşe Kaymak // Yazman: Özge Yolcu

       Toplumsal cinsiyet eşitliği ve sosyal medya atölyesi, moderatörler ile birlikte toplam 15 kişinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. İlk aşamada, katılımcıları atölyenin kapsam ve amaçları doğrultusunda bilgilendirmek ve yapılan tartışmayı yönlendirmek üzere moderatörler tarafından açılış sunumları yapılmıştır. Burak Doğu, sunumunda, tanımlardan yola çıkarak sosyal medya kullanım pratiklerinden bahsetmiş, ardından bloglar üzerine kısa bir değerlendirme yaparak İnternet’te alternatif haber gündemleri üzerine eğilmiş ve son olarak nefret söyleminin yaygınlaşması üzerine konuşmuştur. Ayşe Kaymak ise sosyal medyada cinsiyetçi söylem ve yasal mevzuat üzerine odaklanarak atölyenin genel hatlarını belirlemiştir.

       Atölye katılımcılarının sosyal medyayı kullanım pratiklerini ölçmek için moderatör sunumları öncesinde uygulanan mini anket sonucunda en sık kullanılan sosyal medyanın Facebook, Twitter ve YouTube olduğu anlaşılmış ve buradan yola çıkılarak çalışmanın kapsamı şekillendirilmiştir. Bu çerçevede, atölye katılımcıları tarafından aşağıdaki başlıklarda geçen sorulara toplumsal cinsiyet bağlamında yanıt aranmış ve sorunların çözümü için öneriler geliştirilmiştir.

1- Sosyal medya uygulamalarındaki mevcut durum ve karşılaşılan sorunlar
1. Sosyal medya gündelik yaşantımızda giderek daha fazla yer edinirken aynı zamanda yeni ilişki biçimleri ve davranış kalıpları yaratarak hayatımızı şekillendirmektedir. Aile ve arkadaşlarımızla iletişim sağlamanın yanı sıra iş ilişkilerimizde ve sosyal hayatımızda vazgeçilmez bir yerde durmaktadır. Toplumsal cinsiyet rollerinin oluşumun kişinin sosyalleşme süreci içerisinde gerçekleştiği ve sosyal medya kullanımının özellikle çocuklar ve gençler arasındaki yaygınlığı dikkate alındığında, sosyal medyanın bu süreçte oynadığı rolün önemi bir kez daha görülmektedir. Bu önem nedeniyle, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması bakımından sosyal medyanın olumlu katkıları geliştirilmeli ve olumsuz sonuçlarıyla mücadelenin önü açılmalıdır.

2. Sosyal Medya ve Olanaklar: Karakteristik özelliklerinin bir sonucu olarak sosyal medya, kadın hareketlerine ve örgütlenmelere olduğu gibi, geleneksel medyanın merkezi ve hiyerarşik yapısı içerisinde kendilerine yer bulamayan diğer cinsel kimliklere sahip gruplara da oldukça geniş olanaklar sunmaktadır. Sosyal paylaşım siteleri, kadın hareketlerinin organize edildiği, duyurulduğu, grup içi iletişimin sağlandığı bir araç olarak kabul görmekte ve pek çok kadın için erişilebilir bir platform teşkil etmektedir. Örneğin, Münevver Karabulut cinayetinin aydınlatılması için kadına yönelik şiddet, medya, ayrımcılık vb. konuları özelinde Facebook ortamında kurulan çok sayıda grup yer almaktadır. Ayrıca, yine Facebook’ta LGBTT’ler tarafından oluşturulmuş, mücadelelerini yürütmek üzere faaliyet gösteren yüzlerce grup bulunmaktadır. Bloglar ve forumlar aracılığıyla düşünceler ifade edilmekte ve hayatın her alanında daha fazla görünür hale gelmekte olan kadınlar, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı İnternet’i ve sosyal medyayı bir eğitim aracı olarak kullanmaktadır.

3. Sosyal Medya ve Riskler: Sosyal medya ortamındaki en önemli risk; geleneksel medya araçlarından farklı olarak çok daha hızlı ve kolay yoldan dolaşıma sokulan homofobik, transfobik, heteroseksist söylemlerdir. Başta Facebook olmak üzere diğer sosyal paylaşım ağlarında da nefret söylemlerinin türleri olan homofobik, transfobik, heteroseksist söylemleri içeren sayısız grubun mevcut olduğu örneklerle sabittir. Anonim kimlik kullanımı nedeniyle kullanıcıların İnternet üzerinde gündelik hayatta devam ettirdiği cinsiyetçi söylemi, çok daha yoğun ve sert bir şekilde İnternet’e taşıdığı görülmektedir. Örneğin, atölye öncesinde yapılan çalışmalarda sosyal ağ sitelerinde gözlenen yorumlarda “ibne,” “dönme,” “karı” gibi cinsiyetçi ifadeler ile sıkça karşılaşılmıştır. Üstelik geleneksel medyadan farklı olarak, bu tür söylemleri yayan kişilerin tespit edilememesi ve bu nedenle işlenen nefret suçlarının cezasız kalması, toplumda bu söylemlerin kullanılmasında bir meşruiyet zemini oluşturmaktadır. Sosyal medya ortamındaki cinsiyetçi söyleme ilişkin farkındalık düzeyinin düşük olması, içerik üretim süreçlerini de olumsuz etkilemektedir. Geleneksel medyadan farklı yollarla üretilen cinsiyetçi söylemler; yorum, etiketleme ve yeniden dolaşıma sokma yoluyla sıradanlaştırılmakta ve normalleştirilmektedir. Bu noktada sosyal medyanın toplumsal rıza üretim araçları olarak görev gördüğü düşünülebilir.
       Toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında karşılaşılan bir diğer önemli risk, toplumsal cinsiyet rollerinin sosyal medya ortamında özellikle dijital oyunlar ve filtre yazılımlar yoluyla yeniden üretilmesidir. Çocuklar ile gençleri hedef alan ticari oyunlarda sunulan roller, erkek egemen değerleri temsil etmektedir. Bu anlamda güç, cesaret, şiddet yetkisi ve egemenlik kurma hakkı gibi özellikler erkek karakterlere yüklenmektedir.

       Facebook ve diğer sosyal paylaşım ağları üzerinde istenmeyen içerik ile sıklıkla karşılaşıldığı, özellikle reklamlarda cinsel içeriğe fazlaca rastlandığı ve bu kapsamda kalan içerikte kadın bedeninin meta olarak kullanıldığı görülmektedir. Benzer şekilde kadın bedeni, Facebook reklamlarında teşhir aracı olarak sunulmaktadır.

       Facebook başta olmak üzere, sosyal ağların taşıdığı önemli güvenlik zafiyetleri nedeniyle özel hayatın ifşası, kişilik haklarına müdahale, izinsiz fotoğraf ve bilgi paylaşımı olanaklı hale gelmekte; bu durum ise daha çok kadınları olumsuz yönde etkilemektedir.

      Medya tüketim alışkanlıklarının değişmesi doğrultusunda haber okuma pratikleri de değişmektedir. Cinsiyetçi söylemleri barındıran haberlerin kolay yoldan ve sıklıkla yayılması bu konuda duyarsızlaşmayı beraberinde getirmektedir.


II. Sosyal medyada cinsiyetçi söylemin yayılma nedenleri
1. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sosyal medyadaki yansımalarının önemli bir nedeni toplumsal cinsiyet ve teknoloji ilişkisidir. Kadınlar yüzyıllar boyunca teknolojiden uzak tutulmuş, bu bağlamda kalan teknik akıl ve yetenekler erkeklere atfedilmiştir. Bu anlamda kadınlar ve erkekler arasında teknolojiye erişim bakımından bir sayısal uçurum (digital divide) söz konusudur.

2. Yeni iletişim teknolojilerindeki erkek egemenliği, sosyal medyada içerik üretim süreçlerinde de devam etmektedir. Blog ve forumlarda ağırlıklı olarak erkekler ön plana çıkmakta, sosyal paylaşım ağlarında dolaşıma sokulan video, fotoğraf ve metinlerde kadınlar sınırlı oranda temsil edilmektedir. Dijital oyun ve yazılım üreticileri de ağırlık olarak erkeklerden oluşmaktadır. Yine medya sektöründe görev yapan mevcut editöryal kadroların çoğunlukla erkek egemen olması, toplumsal cinsiyet konusunda haber üretimini olumsuz yönde etkilemektedir.

3. Geleneksel medya alışkanlıklarının sosyal medyada da sürdürülmesi, bunun bir sonucu olarak sosyal medyada kullanılan dilin geleneksel medya dilinin uzantısı olarak işlev görmesi ve bu ortamda sunulan temsillerin gündelik yaşam pratikleri sonucu ortaya çıkması diğer önemli nedenler olarak sayılabilir. Ayrıca İnternet haberlerinde kullanılan dilin yapısında hızlı habercilik adına özensiz sonuçların ortaya çıktığı gözlemlenmekte ve bu durum cinsiyetçi dilin kullanımına ilişkin mevcut stereotipleri yaymada etkili olmaktadır.
4. Cinsiyetçi söylemin günlük hayatta en sık karşılaşılan nefret söylemi türü olması, bunun yanı sıra kişilerin sosyal medya ortamında kimliklerini açıklama gereği duymamaları, cinsiyetçi söylemin daha rahat yayılmasına neden olmaktadır.

5. Cinsiyetçi söylemle mücadelede yasal denetim ve yaptırımlar yetersiz kalmaktadır. Bununla birlikte, doğası gereği İnternet’in cinsiyetçi söylemin üretiminde farklı formların kullanılmasına müsaade etmesi nedeniyle kapatılan grup ve sayfalar başka isimlerle yeniden açılmakta ve bu yüzden cinsiyetçi söylemin yayılımında kapatma, engelleme kararları işe yaramamaktadır. Sosyal paylaşım sitelerinin kendi kullanım sözleşmelerinde belirttikleri “şikâyet et” butonlarının ise etkisiz kaldığı görülmektedir.

III-Toplumsal cinsiyet eşitliği için sosyal medya ortamında çözüm önerileri
1. Farkındalığı artırmak: Sosyal medya platformlarında dolaşıma sokulan cinsiyetçi söylem ve içerik ile mücadele etmek ve toplumsal cinsiyet eşitliğini yakalamak için öncelikli olarak farkındalık düzeyini artırmak gerekir. Farkındalık düzeyini artırmanın ilk adımı olarak, bu medyayı en fazla kullanan kitleler olan çocuk ve gençlere yönelik eğitim çalışmaları düzenlenebileceği gibi, aileler ve eğitimcilerle birlikte sosyal medya okuryazarlığı üzerine çalışmalar yapılabilir. Yine sosyal medya okuryazarlığı kapsamında İnternet kullanımının kamusal alanları olan İnternet kafelerin erkek egemen mekânlar olmaktan çıkarılması için meslek odalarını da kapsayan eğitsel faaliyetler gerçekleştirilebilir. Öte yandan, sosyal medyanın asıl gücünü “paylaşım”dan aldığı varsayımından yola çıkarak sanal ortamda karşılaşılan olumlu/olumsuz içeriği afişe etmek; diğer bir ifadeyle, İnternet’te “toplumsal cinsiyet eşitliği” bağlamında yer alan olumlu / olumsuz örnekleri yine sosyal medya vasıtasıyla yaymak faydalı olabilir. (Bu tür bir teşhir yapılırken özel hayat bilgilerine yer verilmemesi esas olmalıdır.)

2. Yasal denetim: Ayrımcılık karşıtı düzenlemelerin varlığına rağmen, mevcut yasalar uygulamada yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla cinsiyetçi söylemle mücadele için daha açık, net yasaların yapılması gerekmektedir. Sosyal medyaya yönelik erişim engelleme ve yasaklama kararları, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından önemli bir tehdit unsurudur. Kaldı ki, teknik olarak bu kararların uygulanmasında güçlükler ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle düşünce ve ifade özgürlüğü ile iletişim haklarını garanti altına alan yeni yasaların yapılması oldukça önemlidir.

3. Yürürlükte bulunan 5651 sayılı Kanun’un 8. maddesinde erişim engelleme kararlarının verilebileceği suçlar katalog halinde listelenmiş, ancak cinsiyetçi söylem (ve daha genel kapsamda nefret söylemi) bu suçların arasında sayılmamıştır. Kanundaki bu çelişkinin giderilmesi için, düşünce ve ifade özgürlüğünün tek istisnasının cinsiyetçi söylemi de kapsayan nefret söylemi olması gerektiği dile getirilmeli ve yasal düzenlemelere yansıtılmalıdır. 
Buna ek olarak İnternet ortamında dolaşıma sokulan cinsiyetçi nefret söylemine karşı mücadelede, yeni yasal düzenlemelerin yapılması için çalışmalar organize edilmelidir. Ayrıca hukukun uygulanmasında yaşanan sorunları raporlamak önem arz etmektedir. Çünkü yasal düzenlemelerin yapılması tek başına yeterli olmamakta, İnternet ve sosyal medyadaki cinsiyetçi/homofobik söylem ile kişilik haklarına yapılan saldırılarda yasal mekanizmalar işletilememekte (ya da yavaş işletilmekte) bu nedenle davalardan sonuç alınamamaktadır.


4. Olumlu örnekleri öne çıkarmak: Toplumsal cinsiyet eşitliği açısından kadınların yeni iletişim teknolojileri ile olan bağlarını güçlendirebilmek için eğitim çalışmaları düzenlemek, alternatif nitelik taşıyan sosyal medya platformları kurmak ve İnternet ortamında paylaşılmak üzere küçük çaplı dijital oyunlar geliştirmek amacıyla projeler hazırlanabilir.

5. Sosyal medya izleme grupları oluşturmak: Geleneksel medyanın takibi için izleme örgütlerinin varlığına karşın sosyal medya bu mekanizmalardan yoksundur. Bu hususta, sosyal medyanın düzenli olarak takip edilmediğinden yola çıkılarak, rapor oluşturma ve yeni mücadele yöntemleri geliştirme işlevlerini yürütmek üzere izleme ağlarının kurulması gerekmektedir. Böylece sosyal medya ortamındaki denetimsiz cinsiyetçi söylemler gözlemlenebilir hale gelecektir.


6. Filtre yazılımları: İnternet’teki içeriğin düzenlenmesi adına kullanılan mevcut filtre yazılımları cinsiyetçi söylem ile mücadelede yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle iletişim hakkına müdahale etmeksizin sadece çocukların korunması amacına hizmet eden yeni filtre yazılımları hazırlanmalı, çocuklar ve gençler için oluşturulan filtre yazılımlarındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayanan içerik ayıklanmalıdır.


İZMİR’DE, MEDYA VE KADIN ÖRGÜTLERİ, KADIN CİNAYETLERİNİ
DURDURMAK VE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ
SAĞLAMAK İÇİN DAYANIŞMA SÖZÜ VERDİ


6 NO’LU ATÖLYE:
TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ İÇİN MEDYADA
NE YAPIYORUZ? NE YAPABİLİRİZ?
Moderatör: Prof. Dr. Sevda Alankuş – Av. Sema Pekdaş - Seher Şen
Yazman: Asuman Memen

Atölyeye moderatör ve moderatör yardımcılarıyla birlikte, basın mensupları, basın meslek kuruluşu üyeleri ve medya temsilcilerinden oluşan 14 kişi katılmıştır.

1. TESPİTLER:

1.   Katılımcıların habercilerden oluşması, diğer yandan haberin “gerçek ve doğru” olmak iddiası nedeniyle en etkili anlatı türlerinden birisi kabul edilmesi nedeniyle tartışmalar, ağırlıklı olarak habercilik pratikleri üzerinden yürütülmüştür. Moderatörlerin sabah oturumunda yapmış oldukları sunuşlar ile atölye çalışmaları sırasında gerçekleştirilen tartışmalar sonucunda ortaya çıkan belirlemeler ise şunlardır:

2.   Medyada kadınlar erkeklerle karşılaştırıldığında, daha az temsil edilmekte, bir “niteliksel azınlık” muamelesi görmektedir.

3.   Buna karşılık, medyanın kadınlarla ilgili en yaygın temsil kategorisi, magazin dünyasının “ünlü” kadınlarının özel hayatlarının ve bedenlerinin teşhiri üzerinden gerçekleşen bir temsildir. Yanı sıra geleneksel olarak “erkekler dünyası” kabul edilen alanlara dahil olmayı başaran kadınlar da istisnai “başarı” öyküleriyle medyada kendisine yer bulabilmektedir.

4.   Bunların dışında kalan kadınların medya tarafından temsil edilebilmesi için, haber yapılmaya değer bir hukuk dışılığın faili veya kurbanı olmaları gerekmektedir.

5.   Bunların sonucunda ise, kadınlar medyada kendilerini güçlendirecek bilgi ve yaşam deneyimleri ile karşılaşmaktan yoksun bırakılmaktadır. Bu onların uğradıkları ayrımcılıklar karşısında hak kullanımlarını, kendilerini ifade etme ve örgütlenme özgürlüklerini harekete geçirip, kolaylaştıracak, etkili kılacak önemli bir araçtan yoksun kalmaları anlamına gelmektedir.

       Diğer yandan medyanın kadınların temsiline yönelik olarak yapılan bu belirlemelerin hepsi, LGBTT bireyler için de geçerlidir.

       Özetle dünyanın diğer yerlerinde de olduğu gibi Türkiye’de de ticari medya kadınların maruz kaldıkları ayrımcılıkların temellendiği zihniyete eklemlenen, bu zihniyeti yeniden-üreten bir dil/söylemin temsilcisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yeniden-üretimin en önemli mecralarından birisi ise daha önce de belirtildiği gibi, “gerçek ve doğru” olmak iddiası taşıyan habercilik alanıdır.

       Ayrıca habercilerden oluşan atölye katılımcıları, bütün bu sorunların sorumlusu olarak medyanın ilan edilmesinin doğru olmadığını, bu sorumluluğun bütün kurumlar ve bireylerin üzerlerine düşenleri yapmalarını gerektiren ortaklaşa bir sorumluluk alanı olduğunu ifade etmişlerdir. Türkiye’deki medyanın dillendirilen sorunlara ilişkin önemli bir dönemeçten geçtiğini, son yıllarda, medyadaki haberlerin (“töre” cinayetlerinde olduğu gibi) toplumda kadına yönelik hak ihlalleri, ya da maruz bırakıldıkları ayrımcılık, şiddet ve eşitsizliklere dikkat çekilmesi konusunda önemli bir rol oynadığını, bu arada ilgili otoriteleri sorumluluklarını yerine getirmek konusunda harekete geçirmek anlamında etkili olduğunu da eklemişlerdir.

2. Medyada toplumsal cinsiyet ayrımcılığı konusunda karşılaşılan sorunların nedenleri

1.   Medyadaki belirtilen sorunlu temsilin nedenleri üzerine yapılan tartışmalar sonucunda medya atölyesi katılımcılarının tespitleri ise şunlar olmuştur.

2.   Kadının medyada temsiliyle ilgili mevcut sorunlar ile uğradığı cinsiyet ayrımcılığı, toplumsal, siyasal, ekonomik yaşamda yüz yüze bulundukları halihazırdaki sorunların bir uzantısıdır.

3.   Medyanın sahip olduğu “gazetecilik kültürü” esasen ait olduğu toplum içinde oluşmaktadır. Buna mesleğin getirdiği yoğunluk ile gerektirdiği hız da eklenince, gazeteciler eğer özel bir farkındalık geliştirip, çaba harcamazlarsa, kadınların uğradıkları ayrımcılıklarla sorunlu temsili yeniden-üreten bir konumda bulunabilmektedir.

4.   Medyanın son zamanlarda değişmiş olsa bile erkeklerin çoğunlukta olduğu, kadınların yönetici konumuna gelmelerinin güç olduğu bir yapılanma içerisinde olması bu yeniden - üretimde etkili olmaktadır.

Ancak medyada çalışan kadınlar “cam tavanları” delerek, yönetici durumuna geldiklerinde bile bu durum radikal biçimde değişmemekte, çoğu zaman onlar da aynı zihniyet yapısı içinde davranmaya devam etmekte ya da etmek zorunda kalmaktadır.

5.   Bundan medya sektörünün kar mantığı ve rekabetçi niteliği sorumludur. Buna bağlı yapısal sorunlardan bir tanesi de, özellikle haber medyasının kendisine erkek izleyici, dinleyici, okuyucuyu hedef kitle olarak belirlemiş olmasıdır.

6.   Bir diğer neden ise, mevcut yapısal örgütlenme içerisinde, medyadaki çalışma temposunun yüksekliği, özellikle de haberciliğin büyük bir hız gerektirmesidir. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ile eşitsizliğini yeniden üreten bir çok klişe anlatının değişmeden sürdürülmesi ya da kadınların haberler aracılığıyla hak ihlallerine uğramasının sorumluluğu kısmen burada yatmaktadır.

7.   Ülkedeki siyasal, toplumsal, ekonomik gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan kutuplaşmalar, medya sahiplerinin bu kutuplaşma içerisinde konumları, editöryel politikalara da yansımaktadır. Bu editöryel politikalar karşısında, iş güvencesinden mahrum olan habercilerin bağımsız bir duruş geliştirebilmeleri güçleşmektedir. Böylelikle medya günümüzde şoven, muhafazakar, bazen ırkçı ve yabancı düşmanı, nefrete varan bir dil ve anlatının yeniden-üretildiği bir mecra olabilmektedir.

8.   Bazen de sorun aslında daha basit bir nedenden kaynaklanmakta, gazetecinin meslek içi eğitimlerden geçmemesi, az ücret, yetersiz zaman vb. nedenlerle, kadın hakları da dahil olmak üzere hak ve özgürlükler konusundaki iyileştirmeleri, hak kullanımlarını gerektiği şekilde takip edememesinden kaynaklanmaktadır.

9.   Bu nedenle, medya kuruluşlarının bütün çalışanlarının, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ve eşitsizliği konularında gerekli farkındalıklarını artırarak, sorumluluklarına sahip çıkmalarını sağlayacak meslek içi eğitimlere ihtiyaçları bulunmaktadır.

3. Atölye katılımcısı olan medya temsilcileri, İzmir Gazeteciler
Cemiyeti ve basın meslek kuruluşları temsilcileri ile gazetecilerin

ortak sözleri; 

1.   Medya atölyesi katılımcıları, yukarıda belirlenen sorunlar ve nedenleriyle ilgili belirlemeler çerçevesinde;

2.   Haberciler olarak toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklerin ve ayrımcılıkların takipçisi olmaya devam etmek;

3.   Haber yaparken, gerekçesi ne olursa olsun haber kaynaklarını, haber dilini ve görsel malzemeyi kadınlar aleyhine yeni hak ihlallerine yol açmayacak bir şekilde kullanmaya özen göstermek;

4.   Kadınların medyada başarılarıyla özgür ve eşit bireyler olarak daha görünür hale gelmesini sağlamak; ancak bunu yaparken onların karşımıza sadece “fail veya kurban” ya da “cinsel obje” olarak çıkarılmamalarını sağlayacak yeni bir habercilik anlayışı ve arayışı içinde olmak; Haber kaynağı ve haber tanımlayıcısı olarak, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda söyleyecek sözü, övünülecek hak kazanımları olan kadın örgütleri ve inisiyatifleri ile bireylere daha çok başvurmak, kullanmak;

5.   Ortada toplumsal cinsiyet temelli bir hukuka aykırılığın varlığı durumunda, bu aykırılığın istisnaileştirilip, kişiselleştirilmesine ve haklılaştırılmasına hiç bir şekilde izin vermeyen bir yaklaşımla davranıp hak ihlaline neden olan durumun sebep ve sonuçlarını gerek haber başlığı gerekse içeriğinde doğru ve net olarak sunmak.

6.   Hak ihlalleri ve hak kullanımlarıyla ilgili durumlarda haber takibine özellikle önem vermek, hak ihlaline uğrayanlar ile hak ihlalinde bulunanların içlerinden geçmekte oldukları hukuki ve toplumsal süreçler konusunda kamuoyunu sürekli olarak bilgilendirmek;

7.   Mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılıklar karşısında mağduriyet ya da çaresizlik hissettirmek yerine, bunlarla mücadele edilebileceği ve kazanımlar elde edilebileceği konusunda bilgilendiren bir habercilik/programcılık anlayışı içinde olmak;

8.   Erkek-kadın karşıtlığı üzerine kurulan, buna bağlı olarak bütünüyle toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ile eşitsizliği üzerine kurulmuş savaşçı, ırkçı, ayrımcı, yabancı düşmanı, nefret içeren ve nefret suçunu körükleyen dil ve anlatılardan kesinlikle uzak durmak

konularında söz verirler.

Ayrıca;

1.   Kamuoyunun toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri konusundaki farkındalığını artıran bir haberciliği hakkıyla yapabilmek için bir bilinç yükseltme sürecinin gerekliliğini kabul ederler, bu çerçevede de medyada çalışan kadınların ve kadın yöneticilerin sayısının artırılmasını desteklerler.

2.        Toplumsal eşitsizlikler ve ayrımcılıklar konusunda bilinç yükseltme gerekliliğinin bir sonucu olarak, gerek birey gerekse kurum temelinde gazeteciler olarak yaptıklarına eleştirel bir ayna tutmayı, kendilerini ve karşılıklı olarak birbirlerini denetleyen öz-denetim mekanizmaları geliştirmeyi kabul ederler.